FATİH ŞAHİN'LE PERİLİ ŞİİRLER

Posts tagged ‘özeti’

CİMRİ İNCELEME /

CİMRİ – MOLİERE
İNCELEYEN: Bülent SAKÇA

Konu

Moliere’in (1622-1673) “Cimri” (1668) adlı oyununda, paradan başka hiçbir şeye değer vermeyen, çok zengin olmasına rağmen hastalık derecesinde cimri bir adam olan Harpagon’un kişiliğine uygun kusurlu davranışları, komedi tarzında sergilenmiştir. Oyunda Harpagon’un şahsında, cimri bir adamın düştüğü gülünç durumları, sergilediği tuhaf davranışları görürüz.

Oyunun başından sonuna dek kuvvetle hissedilen tema, “cimrilik”tir. Oyundaki gülmece unsurunu, Harpagon’un cimriliğinden kaynaklanan davranışları oluşturur. Harpagon’un cimrilikleri saymakla bitmeyecek kadar çoktur.

Cleante ve Elise, zengin olmalarına rağmen babalarının tutumu yüzünden sıkıntı içinde yaşamaktadırlar, arkadaşlarından sürekli borç alırlar, elbiselerini ancak veresiye satan dükkânlardan alabilirler. Cleante, yoksul sevgilisi Mariane’a para yardımında bulunamaz, ona gönül okşayıcı hediyeler alamaz.

Harpagon, sokağa çıkarken süslenip püslendiği, aşırı derecede şık olduğu, giyime kuşama gereksiz yere para harcadığı için oğlu Cleante’ı azarlar.

Harpagon, düğün masrafından kurtulmak için oğlunu, zengin ve dul bir kadınla, kızını da elli yaşlarında zengin bir adam olan Senyör Anselme ile evlendirmeyi düşünür. Zira Senyör Anselme, Harpagon’un kızını çeyizsiz olarak almayı kabul etmiştir. Harpagon için çocuklarının sevdikleri kişilerle evlenip mutlu olmaları değil, zengin birileriyle evlenip kendisine masraf açmamaları önemlidir.

Frosine, Mariane’ı Harpagon’la evlenmesi konusunda ikna etmeye çalışır. Yaptığı bu aracılık hizmeti karşılığı olarak Harpagon’dan az miktarda bir para ister. Çok dil döker, yalvarır yakarır, türlü iltifatlar yapar, fakat yine de cimri adamdan tek bir metelik dahi koparamaz.

Harpagon’un cimriliğinden hizmetçiler de nasiplerine düşeni alırlar. Harpagon, mobilyaları eskimesin diye hizmetçisine daha yumuşak silmesini tembihler. Kırılan şişe ve bardakların parasını aylığından keseceğini söyleyerek hizmetçisini korkutur. Hizmetçilerden biri ceketinin önünde kocaman bir yağ lekesi olduğunu söyler, diğeri ise pantolonunun arka tarafının delik deşik olduğundan dert yanar. Harpagon, perişan bir durumda olan hizmetçilerine yeni bir ceket ve pantolon alarak onların gönlünü hoş etmek yerine, birine ceketindeki lekeyi şapkasıyla gizlemesini, diğerine de servis yaparken arkasını duvara dönmesini söyleyerek meseleyi kendince çözüme kavuşturur.

Harpagon, aşçısından az parayla sofra donatmasını ister. Sıkı bir perhize soktuğu atları da açlıktan bitkin bir hâldedir.

Yine Harpagon’un, bir koyun budu artığını yedi diye bir komşusunun kedisini dava ettiği, bir gece kendi hayvanlarının yemini çalarken yakayı ele verdiği ve arabacısından bir temiz sopa yediği söylentiler arasındadır.

Harpagon, bahçesine sakladığı altınlarının çalındığını fark edince deliye döner. Şehirdeki herkesin tutuklanmasını, asılmasını, işkence görmesini ister. Altınlarına yeniden kavuşmak koşuluyla çocuklarının sevdiği kişilerle evlenmelerine razı olur. Oyunun sonunda düğün masraflarını Dom Thomas d’Alburcy’ye yıkar.

Oyunda dikkati çeken bir diğer tema ise “aşk”tır. Bu aşk, imkânsızlık ve sıkıntılarla doludur. Harpagon’un oğlu Cleante, annesiyle birlikte yoksul bir yaşam süren Mariane adındaki kızı sevmektedir. Çoğu kez ona yardım etmek ister, fakat babasının cimriliği yüzünden bu arzusunu yerine getiremez. Sevdiği kıza hediye almak ister, fakat alamaz. Sevdiği kızla evlenebilmek için bir tefeciden oldukça yüksek bir faizle para almaya karar verir. Fakat karşısında tefeci sıfatıyla babasını görünce plânı suya düşer.

La Fleche, Harpagon’un altınlarının bulunduğu çekmecenin bahçede gömülü olduğunu öğrenir. Çekmeceyi kaptığı gibi Cleante’ın yanına gelir. Babasının hazinesini eline geçiren Cleante, babasına Mariane ile evlenmesine izin vermesi karşılığında altınlarına kavuşabileceğini söyler. Harpagon, bu teklifi düşünmeden kabul eder.

Oyunda yaşanan diğer bir aşk ise, Harpagon’un kızı Elise ile Valere arasında geçmektedir. Valere, on altı yıl önce bir deniz kazasında ailesini kaybetmiştir. Kendisi, bir İspanyol gemisi tarafından kurtarılmış, geminin kaptanı Valere’i kendi oğlu yerine koymuş, onun yetişmesiyle yakından ilgilenmiştir. Babasının sağ olduğunu öğrenen Valere, onu aramaya koyulmuş, bu sırada güzel Elise’le tanışmış ve ona âşık olmuştur. Valere, Elise’i boğulmak üzereyken kurtarmış, onunla yakından ilgilenerek kalbini kazanmayı başarmıştır. Sevdiği kızla daha rahat görüşebilmek ve ona daha yakın olabilmek amacıyla Harpagon’un hizmetine girmiştir. Soylu ve zengin bir ailede yetişmiş olmasına rağmen, sevdiği kız için hizmetçi olmayı göze almıştır. Oyunun sonunda Senyör Anselme’nin babası olduğunu öğrenir. Harpagon, düğün masraflarına karışmamak kaydıyla kızı Elise’in Valere ile evlenmesine razı olur.

Kişiler

Harpagon: Oyunun asıl kahramanıdır. Hastalık derecesindeki cimriliği yüzünden oyunun başından sonuna dek gülünç ve tuhaf davranışlar sergiler. Yıllar önce karısını kaybetmiş, oğlu Cleante, kızı Elise ve hizmetçilerle birlikte yaşam sürmektedir. Altmış yaşındadır. Harpagon, çok zengin bir adam olmasına rağmen, çocukları sıkıntı içinde, yoksul bir yaşam sürerler. Varlık içinde yokluk çekerler. Harpagon’un cimriliğinden hizmetçiler de nasiplerini alırlar.

Bir miktar para koparma umuduyla Harpagon’a iltifatlar yapan, güzel sözler söyleyen, Mariane’ı Harpagon’la evlenmesi için ikna etmeye çalışan Frosine adlı aracı kadına, Cleante’ın uşağı La Fleche, boşuna uğraşmamasını, ondan para çıkmayacağını söyler: “Tam buldun adamını, zırnık koparabilirsen aşk olsun derim; haberin olsun, metelik sızdırmazlar bu evde.” (…) “…sen daha Senyör Harpagon’u tanımıyorsun. Senyör Harpagon bütün insanlar içinde insanlıkla en az alâkası olan insandır, fânîler arasında ondan katı yüreklisi, ondan eli sıkı olanı yoktur. Ona istediğin kadar iyilik et, elini açtırmak ne haddine! İltifat mı dedin, pohpoh mu, muhabbet mi, lâftan ibaret kalmak şartıyla canının istediği kadar. Ama iş paraya geldi mi, hava alırsın. Onun lütuflarından, iltifatlarından daha kuru, daha bereketsiz bir şey olamaz; vermenin lâfından bile öyle tüyleri ürperir ki, ‘selam verdim’ demez, ‘selâm aldım’ der.” (…) “Para dedin mi herifin yüreği taş kesilir, hem öylesine ki, kimse onunla baş edemez; karşısında gebersen kılı kıpırdamaz. Sözün kısası parayı şereften de, namustan da, ahlâktan da üstün tutar, biri para istemeye geldi mi, ödü kopar. Para istemek, onu canevinden vurmak, yüreğini deşmek, ciğerlerini sökmek demektir.” Cleante’ın uşağı La Fleche’in söylediği bu sözler, Harpagon için paranın ne denli önemli olduğunu açıkça gösterir.

Harpagon’un dünyası, para üzerine bina edilmiştir. Paranın dışında hiçbir şeyin önemi yoktur. Para, Harpagon için hastalıklı bir tutkudur, ateşli bir aşktır. Harpagon, çocuklarına karşı ilgisizdir. Şefkatli, sıcakkanlı, sevgi dolu, içten bir baba olmaktan çok uzaktır. Çocukları, zengin bir babaya sahip olmalarına rağmen, âdeta aldıkları her nefeste babalarının cimriliklerini ciğerlerine çekerler. Çocuklarının evlenip mutlu bir yuva kurmaları de Harpagon’un umurunda değildir. Altmış yaşında oluşuna aldırış etmeden, kızı yaşındaki Mariane’la evlenmek ister. Oğlu Cleant’ın bu kızı sevdiğini öğrenir, fakat yine de bu kızla evlenme fikrinden vazgeçmez.

Harpagon, oğlu Cleant’a zengin bir dul bulacağını, kızı Elise’i de elli yaşında zengin bir adam olan Senyör Anselme’ye vermeye kalkışır. Senyör Anselme, Elise’i çeyizsiz olarak almayı kabul etmiştir. Harpagon için çocuklarını masrafsız bir şekilde evlendirmek, en büyük mutluluktur.

Cleante: Harpagon’un oğlu, Elise’in ağabeyidir. Yirmi beş yaşındadır. Mariane’ı sevmektedir. Mariane, annesiyle birlikte yaşayan yoksul bir kızdır.

Cleante, babasının Mariane’la evleneceğini öğrenir. Sevdiği kızı babasına kaptırmamak için bir tefeciden çok ağır koşullar altında ve yüksek faizle para almaya karar verir. Fakat karşısında tefeci sıfatıyla babasını görünce çok şaşırır, plânı da böylece suya düşer.

Harpagon, bir oyun yaparak oğlunun Mariane’a karşı olan duygularını öğrenir. Fakat bunu umursamaz. Mariane ile kendisinin evleneceğini, en kısa zamanda da oğlunu zengin bir dulla evlendireceğini söyler.

Cleante’ın uşağı La Fleche, Harpagon’un bahçeye gömdüğü altınlarını bulur. La Fleche, altınları Cleante’a getirir. Bunun üzerine Cleante, babasına şantaj yapar. Mariane’la evlenmesine izin vermesi karşılığında altınları vereceğini söyler.

Elise: Harpagon’un kızı, Cleante’ın kız kardeşidir. Yirmi üç yaşındadır. Soylu ve zengin bir ailede yetişmiş, kibar bir genç olan Valere’i sevmektedir. Elise, Valere ile acı bir kaza sonrasında tanışmıştır. Valere, Elise’i azgın sularda boğulmak üzereyken kurtarmış, canını tehlikeye atmıştır. Kazadan sonra Elise’le yakından ilgilenmiş, genç kızın kalbini çalmıştır. Valere, sevdiği kıza yakın olabilmek için Harpagon’un evinde hizmetçi olarak çalışmaya razı olmuştur.

Harpagon, kızı Elise’i elli yaşlarında zengin bir ihtiyar olan Senyör Anselme ile evlendirmeye karar verir. Çünkü Senyör Anselme, Elise’i çeyizsiz olarak almayı kabul etmiştir.

Valere, Harpagon’a kızı Elise’i çok sevdiğini ve onunla evlenmek istediğini söyler. Fakat Harpagon buna karşı çıkar. Cleante’ın altınlarla babasına şantaj yapması ve Dom Thomas d’Alburcy’nin düğün masraflarını üzerine alması neticesinde Harpagon, kızının Valere ile evlenmesine razı olur.

Mariane: Cleante’ın sevdiği kızdır. Annesine bağlı, terbiyeli, genç ve güzel bir kızdır. Mariane, on altı yıl önce bir deniz kazasında hem babasını hem de ağabeyini kaybetmiş, annesiyle birlikte korsanların eline düşmüştür. On yıl süren esirlikten sonra hürriyetlerine kavuşmuş, memleketlerine dönmüşler. Fakat akrabaları haksız bir şekilde mallarına el koyduğu için ana-kız yoksul bir yaşam sürmeye mahkum olmuşlar.

Mariane, Cleante’ı sevmesine rağmen annesinin isteğiyle Harpagon’la evlenmek zorunda kalmıştır. Akşam yemeği için Harpagon’un evine gider. Burada sevdiği gencin Harpagon’un oğlu olduğunu öğrenir. Çok şaşırır.

Oyunun sonunda hem ağabeyine hem de babasına kavuşur. Harpagon, çalınan altınlarına kavuşabilmek için Mariane’ın oğlu Cleante’la evlenmesine razı olur.

Valere: Elise’in sevdiği delikanlıdır. Valere, hayatını tehlikeye atarak, boğulmak üzere olan Elise’i azgın sulardan kurtarmış, daha sonra da kibar davranışlarıyla genç kızın gönlünü kazanmıştır. Valere, zengin ve soylu bir ailede yetişmiş olmasına rağmen, sırf sevdiği kıza yakın olabilmek için Harpagon’un evinde hizmetçilik yapmaya razı olmuştur. Evde, alışveriş ve harcamalardan sorumludur.

Valere, Harpagon’a yaranabilmek için rol yapar, bambaşka bir kimliğe bürünür. Hizmetçileri daha tutumlu olmaları konusunda uyarır. Harpagon’un cimriliklerini şiddetle destekler.

Valere, on altı yıl önce henüz yedi yaşındayken bir deniz kazasında ailesini kaybetmiş ve bir daha da onlardan haber alamamıştır. Valere, bu deniz kazasında bir İspanyol gemisi tarafından kurtarılmıştır. Geminin kaptanı, Valere’i bağrına basmış, kendi oğlu gibi yetiştirmiştir. Valere, yakın bir geçmişte babasının hayatta olduğunu öğrenmiş ve onu aramaya koyulmuştur. Bu sırada güzel Elise’i görmüş, görür görmez de güzelliğine vurulmuş, ona âşık olmuştur. Valere, oyunun sonunda hem kız kardeşi Mariane’a hem de babası Dom Thomas d’Alburcy’ye kavuşur.

Senyör Anselme (Dom Thomas d’Alburcy): Valere ile Mariane’ın babasıdır. Senyör Anselme’nin gerçek adı Dom Thomas d’Alburcy’dir. On altı yıl önce karısını ve çocuklarını, Napoli’deki zulüm ve işkenceden kurtarmak istemiş. Kaçarken gemileri batmış. O günden sonra ailesinden bir haber alamamış. Karısının ve çocuklarının öldüğünü zannetmiş.

Senyör Anselme, yıllarca gurbet ellerde dolaştıktan sonra genç bir kızla evlenip yeniden aile kurmaya niyetlenir. Harpagon’un kızı Elise’le evlenmeye karar verir. Harpagon için, Senyör Anselme’nin elli yaşında bir ihtiyar olmasının hiç mi hiçbir önemi yoktur. Damadının zengin olması, onun için fazlasıyla yeterli bir meziyettir.

Oyunun sonuna doğru, Valere’in konuşmalarından hareketle yıllardır aradığı ailesini bulur. Hem oğlu Valere’e hem kızı Mariane’a hem de karısına kavuşur.

Dom Thomas d’Alburcy, gerçeğin ortaya çıkması üzerine Elise’le evlenmekten vazgeçer. Çünkü oğlu, Elise’i çok sevmektedir. Kızı Mariane da Harpagon’un oğlu Cleante’ı sevmektedir. Dom Thomas d’Alburcy, düğün masraflarını üstlendiğini söyleyerek Harpagon’u çifte düğüne razı eder.

La Fleche: Cleante’ın uşağıdır. Harpagon, La Fleche’in kendisini gözetlediğinden şüphelenir. Üzerini didik didik arar, fakat bir şey bulamaz.

La Fleche, Harpagon’un Mariane’la evleneceğini öğrenir. Mariane, Cleante’ın sevdiği kızdır. Cleante, sevdiği kızla kaçıp evlenebilmek için paraya ihtiyaç duyar. La Fleche, Simon Usta adlı bir simsarın aracılığıyla bir tefeciyle görüşme ayarlar. Fakat, tefeci olarak karşılarında Harpagon’u görünce, plânları suya düşer.

La Fleche, sonunda Harpagon’un altınlarının gömülü olduğu yeri öğrenir. Harpagon, hazine değerindeki altınlarını küçük bir çekmeceye koymuş, bu çekmeceyi de evinin bahçesine gömmüştür. La Fleche, altınları aldığı gibi Cleante’ın yanına gelir. Cleante, Mariane’la evlenmesine izin vermesi karşılığında altınları babasına verir.

Frosine: Harpagon’dan bir miktar para koparmak umuduyla Mariane’ı Harpagon’la evlenmesi için kandırmaya çalışan aracı kadındır. Harpagon’a yaranabilmek için ona iltifat eder, pohpohlayıcı sözler söyler. Altmış yaşındaki Harpagon’a “yirmi beşinde ne delikanlılar görüyorum ki sizin yanınızda yaşlı sayılırlar” (…) “Altmış yaş da neymiş ki? Bunun da lâfı mı olur hiç! Ömrün en hoş çağı, erkeğin güzel zamanı asıl bundan sonradır.” (…) “Hamurunuz sağlam yoğrulmuş sizin. Yüz yaşına kadar ferah ferah yaşarsınız?” (…) “Vallahi! Yüz diyordum ama, siz yüz yirmiyi de geçeceksiniz.”

Frosine, Harpagon’un cimriliğini çok iyi bildiğinden ona Mariane’ı hoşuna gidecek biçimde tanıtır. Mariane’ın hiç boğazının olmadığını, süse püse önem vermediğini, kumar oynamadığını, gençlerden nefret ettiğini, yaşlı erkeklerden hoşlandığını söyler.

Frosine, çok zor bir durumda olduğunu söyleyerek Harpagon’dan bir miktar para ister. Kendine acındırır, yalvarır yakarır. Fakat Harpagon’dan tek bir metelik dahi koparamaz.

Olay Örgüsü
Özet

Birinci Perde

Çok zengin olmasına rağmen cimriliğiyle tanınan Harpagon, karısını yıllar önce kaybetmiş, oğlu Cleante ve kızı Elise’le birlikte yaşamaktadır. Elise, nehrin azgın sularında boğulmak üzereyken kendisini büyük bir cesaretle kurtaran Valere’i sevmektedir. Valere, sevdiği kıza yakın olabilmek için, alışveriş harcamalarıyla ilgilenmek üzere Harpagon’un evinde çalışmaya başlar. Gerçek kimliğini gizleyen Valere, Harpagon’un gözüne girebilmek için bambaşka bir kişiliğe bürünür, onun sözlerini destekler. Elise’in ağabeyi Cleante ise, Mariane adında genç ve güzel bir kızı sevmektedir. Mariane, yaşlı ve hasta annesiyle yoksul bir yaşam sürmektedir.

Cleante ile Elise, babalarının cimriliği yüzünden çok zengin olmalarına rağmen sıkıntı içinde yaşamaktan şikayetçidirler. İki kardeş dertleşir. Cleante, kız kardeşine Mariane adında yoksul bir kızı sevdiğini, ona deliler gibi âşık olduğunu söyler. Fakat babasının cimriliği yüzünden, sevdiği kıza maddî anlamda yardımcı olamadığını, gönül okşayıcı hediyeler alamadığını söyler.

Bu sırada Harpagon, gayet endişeli bir hâldedir. Çünkü bir gün önce, küçük bir çekmeceye koyduğu altınlarını evinin bahçesine gömmüştür. Altınlarının birileri tarafından bulunup çalınmasından korkmaktadır. Harpagon, Cleante’ın uşağı La Fleche’ten şüphelenir, onun bir şeyler aşırdığını düşünür. Hemen La Fleche’in üzerini yoklar, fakat bir şey bulamaz. Haksız yere suçlandığı için sinirlenen La Fleche, “Pintiliğin de, pintilerin de Allah cezasını versin” diyerek Harpagon’a karşılık verir.

Harpagon, çocuklarının yanına gelerek Mariane adında genç bir kızla evleneceğini söyler. Ayrıca oğluna zengin bir dul kadın bulacağını, kızı Elise’i ise henüz ellisini geçmemiş, olgun, zengin bir adam olan Senyör Anselme ile hemen bu akşam evlendireceğini söyler. Elise, evlenmek istemediğini söyleyerek babasına karşı çıkar. Harpagon kızını evlilik konusunda ikna edebilmek için, hizmetinde çalışan Valere’i hakem tayin eder. Valere, bir yandan sevdiği kızın güvenini kaybetme korkusu, diğer yandan Harpagon’un gözünden düşme korkusuyla ne yapacağını şaşırır. Harpagon, kızını çeyizsiz olarak almaya razı olduğu için bu evlilikte ısrar etmektedir. Hiçbir masraf etmeden kızını gelin edecektir. Valere, görünüşte Harpagon’u destekler, fakat bir fırsatını bulduğunda Elise’le konuşur. Nikahın hemen akşamleyin kıyılacak olmasından telâşa kapılan Elise’i, “Nihayet baktık ki olmadı, pılıyı pırtıyı toplayıp beraberce kaçar, işin içinden sıyrılırız; canım Elise’im, beni her fedakârlığa katlanacak kadar seviyorsanız…” diyerek sakinleştirmeye çalışır.

İkinci Perde

Cleante, babasının Mariane ile evleneceğini öğrenmiştir. Sevdiği kızla gizlice evlenebilmek için bir tefeciden oldukça yüksek bir faizle on beş bin frank almaya karar verir. La Fleche, parayı verecek olan kişinin birtakım şartları olduğunu söyler. Buna göre, paranın tamamı değil de on iki bin frangı nakit olarak verilecek, geriye kalan üç bin frank için de borç alan kişi, bir liste hâlinde belirtilen kullanılmış çamaşır, elbise ve eşyayı almak zorunda olacak. Cleante başka bir seçeneği olmadığı için bu ağır şartları kabul eder. Simon Usta aracılığıyla Cleante ile parayı verecek kişi arasında bir buluşma ayarlanır. Cleante, kendisine yüksek faizle borç para verecek olan tefecinin babası olduğunu görünce çok şaşırır. Baba-oğul arasında şiddetli bir tartışma yaşanır. Baba, oğlunu savurganlıkla; oğul da babasını tefecilik yapmakla suçlar.

Frosine adında bir kadın, Mariane’ı Harpagon’la evlenmesi konusunda ikna etmek için uğraşır. Frosine, Harpagon’dan biraz para koparabilmek umuduyla, onun hoşuna gidecek iltifatları, yalanları birbiri ardına sıralar. Mariane’ın boğazına düşkün bir olmadığını, giyim kuşama önem vermediğini, kumardan nefret ettiğini, yaşlı erkeklerden hoşlandığını söyler. Aracı kadın, Harpagon’dan bir miktar para koparabilmek için çok diller döker, yalvarıp yakarır. Fakat ne yapsa boşunadır.

Posted: Post subject:
Üçüncü Perde

Müstakbel damadı Senyör Anselme ile Mariane’ı akşam yemeğine davet eden Harpagon, hizmetçileri yanına çağırarak masrafları ellerinden geldiğince kısmaları konusunda uyarır. Valere de Harpagon’un sözlerini destekler. Evin aşçısı Jacques Usta, güzel yemekler pişirebilmek için fazla paraya ihtiyacı olduğunu söyler. Valere, Harpagon’un gözüne girebilmek için “Münasebetsizlik olursa bu kadar olur. Bol para ile güzel yemekler pişirmek de sanki bir marifetmiş gibi, yahu onu babam da bilir; ben usta diye az para ile sofra donatmasını bilene derim.” diyerek aşçıyı azarlar. Harpagon, Jacques Usta’ya atları hazırlamasını söyler. Fakat Jacques Usta, atların açlıktan bitkin bir hâlde olduğunu, bu yüzden de değil arabayı çekmek, ayakta dahi duramayacağını söyler. Valere, Jacques Usta ile tartışır, ona bir güzel sopa atar.

Mariane ile Frosine, Harpagon’un evine gelirler. Mariane, kendisini darağacına götürülen bir insana benzetir. Çünkü kalbinde Cleante varken Harpagon’la evlenecektir. Mariane, Harpagon’u görür, onu hiç beğenmez, bayağı konuşmalarından bunalır. Frosine, genç kızı sakinleştirmeye çalışır. Mariane, Harpagon’un kızı Elise’le tanışır. Daha sonra Harpagon, Mariane’la tanışması için oğlunu çağırır. Mariane, sevdiği genci karşısında görünce şaşırır, ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilemez. Üstü kapalı sözlerle birbirlerine olan sevgi ve bağlılıklarının sürdüğünü söylerler. Harpagon, oğlu ile Mariane arasında bir ilişki olduğunu anlamaz. Bu sırada Cleante, babasının parmağındaki oldukça değerli olan elmas yüzüğü çıkarır, babasının küçük bir hediyesi olarak kabul etmesini söyler, Mariane’a uzatır. Oğlunun bu cömert hareketi karşısında Harpagon’un âdeta canından can gider, öfkesinden köpürür.

Dördüncü Perde

Cleante, Mariane, Elise ve Frosine tenha bir yerde konuşurlar. Bu güç durumdan kurtulmanın yollarını düşünürler. Frosine, çok zengin bir kadın bulduğunu söyleyerek Harpagon’u kandırabileceğini belirtir. Bu esnada Harpagon gelir, oğlunu Mariane’ın elinden öperken görür. Oğlu ile Mariane arasında bir ilişki olabileceğinden şüphelenir. Şüphesinde haklı olup olmadığını anlamak için oğluna küçük bir oyun oynar. Harpagon, oğluna, Mariane’a bir üvey anne gözüyle değil de bir genç kız olarak baktığında onu nasıl bulduğunu sorar. Cleante, babasına açık vermemek için Mariane’ı güzel bulmadığını, onun pek zeki olmadığını söyler. Bunun üzerine Harpagon, “Yazık, çünkü aklıma bir şey gelmişti, ama görüyorum ki olmayacak. Kızı burada görünce yaşımı başımı düşündüm; bu kadar genç bir kızla evlendiğimi görenler beni tefe korlar, dedim. Onun için bu işten vazgeçmeye karar verdim, ama kızı bir kere istemiş bulunuyorum, söz de kesildi, biraz olsun hoşuna gitmiş olsaydı onu sana verecektim.” der. Babasının bu sözleri üzerine Cleante, Mariane’la olan ilişkisini ayrıntılı bir biçimde anlatır. Harpagon, oğlunun bu sırrını öğrendiği için çok sevinir. Fakat güzel Mariane’ı oğluna kaptırmaya hiç mi hiç niyeti yoktur. Oğluna, “Bana bak oğlum, sana söyleyeyim mi ben? Artık bu sevdadan vazgeçmeye bak; onu ben alacağım, anladın mı? Ümidi kes ondan; yarından tezi yok sana uygun gördüğüm kadınla evlenirsin.” Diyerek rest çeker. Baba-oğul şiddetli bir kavgaya tutuşurlar. Cleante, Mariane’ı çok sevdiğini ve ne olursa olsun ondan asla vazgeçmeyeceğini söyler. Harpagon, oğlunu evlatlıktan reddettiğini ve mirasından mahrum bırakacağını söyleyerek kovar.

Bu arada, bütün gün Harpagon’u gözetleyen La Fleche sonunda Harpagon’un altınlarının gömülü olduğu yeri öğrenir. La Fleche, içinde altınların bulunduğu küçük çekmeceyi gömülü olduğu yerden çıkararak doğru Cleante’ın yanına gelir, babasının gizli hazinesini bulduğunu söyler. Harpagon’un bağırtısını duyan Cleante ile La Fleche oradan uzaklaşırlar.

Bahçesine gömdüğü altınlarının çalındığını fark eden Harpagon, yaygarayı koparır. “Hırsız var! Hırsız var!.. Mahvoldum, boğazladılar beni, paramı çaldılar… Ah! Paracıklarım! Paracıklarım!.. Çabuk, komiserler, zaptiyeler, çavuşlar, yargıçlar, zincirler, darağaçları, cellâtlar çabuk yetişsinler. Herkesi astıracağım, gene paramı bulamazsam kendimi de asacağım.”

Beşinci Perde

Harpagon, komisere herkesten şüphelendiğini bu nedenle şehirde yaşayan herkesi tutuklamasını söyler. Jacques Usta, yediği dayağın intikamını almak için paraları Valere’in çaldığını söyler. Harpagon, Valere’i yanına çağırtır, ona, oynadığı oyunu öğrendiğini söyler. Harpagon’un oyunla kastettiği şey, paralarının çalınmasıdır. Fakat Valere, Elise ile yaşadığı gizli ilişkinin öğrenildiğini zanneder. Harpagon’a kızı Elise’i çok sevdiğini, kendi aralarında sözlendiklerini söyler. Harpagon, kızı ile Valere arasındaki ilişkiyi öğrenince öfkesinden kudurur. Kızını dört duvar arasına hapsedeceğini, Valere’i de diri diri işkence çarkına vurduracağını söyler. Bu sırada Senyör Anselme de gelir. Valere, kendisinin gerçekte Napolili soylu bir aileden geldiğini, sırf güzel Elise’e yakın olabilmek amacıyla bu sıkıntılara katlandığını anlatır. Kendisi de Napolili bir soylu olan Senyör Anselme, Valere’in söylediklerinin gerçek olup olmadığını anlamak için ona birtakım sorular yöneltir. Valere, Dom Thomas d’Alburcy’nin oğlu olduğunu söyler. Senyör Anselme, bu konuşmalar sonucunda Valere’in kendi oğlu olduğunu anlar. Zira Senyör Anselme olarak bilinen kişi, gerçekte Dom Thomas d’Alburcy’nin ta kendisidir. Mariane da bu konuşmaları duyunca Valere’le kardeş olduğunu öğrenir. On altı yıldır görmediği babasına ve ağabeyine kavuşur.

Dom Thomas d’Alburcy, on altı yıl önce Napoli’de yaşanan kargaşalar sırasında ailesini işkence ve zulümden kurtarmak istemiş. Fakat kaçmak üzere bindikleri gemi batmış. Dom Thomas d’Alburcy’nin yedi yaşındaki oğlu Valere, bir İspanyol gemisi tarafından kurtarılmış. Karısı ile kızı Mariane ise korsanlara esir düşmüşler. On yıl süren esirlikten sonra hürriyetlerine kavuşup Napoli’ye dönmüşler. Dom Thomas d’Alburcy de bu deniz kazasından üzerindeki paralarla birlikte sağ salim kurtulmayı başarmış. Ailesinin bu kazada öldüğünü zanneden Dom Thomas d’Alburcy, on altı yıl gurbet ellerde dolaştıktan sonra, akıllı uslu bir kızla evlenip yeniden aile kurmaya niyetlenmiştir. Bir anda hem oğluna, hem kızına, hem de karısına kavuşan Dom Thomas d’Alburcy, çok mutlu olur.

Cleante, babasına çekmecenin izini bulduğunu, şayet Mariane’la evlenmesine izin verirse paralarına kavuşacağını söyler. Dom Thomas d’Alburcy de çifte nikah için Harpagon’u ikna etmeye çalışır. Harpagon, çekmecesine kavuşmak ve düğün masraflarına karışmamak kaydıyla oğlunun Mariane’la, kızının da Valere’le evlenmesine izin verir.

— SON —

Reklamlar

YAPRAK DÖKÜMÜ – REŞAT NURİ GÜNTEKİN İNCELEME

YAPRAK DÖKÜMÜ – REŞAT NURİ GÜNTEKİN
İNCELEYEN: BÜLENT SAKÇA

K o n u

Reşat Nuri Güntekin “Yaprak Dökümü” adlı romanında, dar gelirli bir memur ailesinin, değişen sosyo-ekonomik şartlar içerisinde ahlâkî yönden çöküşünü, parçalanıp dağılışını başarıyla sergiler.

Emekli bir memur olan Ali Rıza Bey ile çocukları arasında tam anlamıyla bir çatışma söz konusudur. Eski gelenek ve ahlâk anlayışına bağlı, inançlı, namuslu ve dürüst bir insan olan Ali Rıza Bey ile Batılı tarzdaki moda, giyim-kuşam, eğlence, müzik ve dans düşkünü, ahlâkî yönden zayıf, saygısız çocukları arasında yaşanan kuşak çatışması gözler önüne serilir.
Yazara göre çocuklarının mutlu olmasını isteyen bir baba, çocuklarına iyi bir isimle birlikte bir miktar da para bırakmalıdır. Sadece temiz bir isim karın doyurmaz. Reşat Nuri, okuyucuya vermek istediği mesajı, romanın ilk sayfalarında şu şekilde dile getirir: “Bir babanın çocuklarına bırakacağı en kıymetli miras temiz bir isimdir… Temiz bir isim, bir miktar dünyalıkla beraber olursa âlâ; fakat züğürt evlatlarda ancak bir, nihayet iki göbek dayanabilir.” (s.8) “Babasınız, çocuklarınız var, paranız yok değil mi? Evlatlarınız âhir ömrünüzde size bir feci yaprak dökümü manzarası seyrettirmekten gayri saadet vermezler.” (s.11)

Romanda dikkati çeken en belirgin tema, aynı zamanda eserin de adı olan “yaprak dökümü”dür. Ali Rıza Bey, zengin bir baba olmadığı için çocuklarının tıpkı bir ağacın yaprakları gibi birer birer dökülmesine seyirci kalır. Oğlu Şevket, evli bir kadınla ilişki yaşar. Bu ilişki anlaşılıp kadın, kocası tarafından terk edilince Şevket bu kadınla evlenmek zorunda kalır. Evin masraflarını karşılamakta zorlanan Şevket, çalıştığı bankadan gizlice para alır. Durum fark edilince bir buçuk yıl hapse mahkûm edilir. Büyük kızı Fikret, kardeşleriyle iyi geçinemez, yaşadığı cehennem hayatından kurtulmak için elli yaşında, karısını bir süre önce kaybetmiş, üç çocuklu bir adamla evlenir ve Adapazarı’na gider. Ali Rıza Bey’in dördüncü çocuğu olan Necla, önce ablasıyla nişanlanan, fakat sırf eski arkadaşlarıyla yolda karşılaşıp konuştuğu için ablasına hakaret edip onu terk eden, küstah, ahlâksız bir adamla evlenir. Necla, çok zengin olduğunu düşündüğü bu adamla içinde yaşadığı yoksulluktan kurtulmak, lüks ve rahat bir şekilde yaşama hayaliyle evlenir, Suriye’ye gider. Fakat ablasına karşı yaptığı bu ahlâksızlığın, yüzsüzlüğün, çirkin davranışın bedelini çok ağır öder. Evlendiği adam, yarım düzineden fazla çocuğa sahiptir. Üçüncü karısını dokuz ay önce kaybetmiş, tavuk kümesi gibi bir evde kıt kanaat yaşamaktadır. Ali Rıza Bey’in üçüncü çocuğu olan Leyla ise, evli ve çocuk sahibi bir avukatla metres hayatı yaşar. Ali Rıza Bey, bu çirkin olayı duyunca Leyla’yı evden kovar. Reşat Nuri, fakir bir babanın çocuklarının ahlâkî yönden çözülüşünü, adım adım mutsuzluğa sürüklenişini –Şevket’in evli bir kadınla ilişki yaşaması, hırsızlık yapıp hapse girmesi, Fikret’in elli yaşında bir adamla evlenmesi, Necla’nın ablasına karşı yaptığı çirkin davranış, Leyla’nın evli bir adamla metres hayatı yaşaması– anlatmıştır.
Romanda, kuvvetle hissedilen temalardan biri “yozlaşma”dır. Ali Rıza Bey’in çalıştığı Altın Yaprak Anonim Şirketi’nin genel müdürü Muzaffer Bey, şirkette daktilograf olarak çalışan Leman’la gayrımeşru bir ilişki yaşar. Leman hamile kalır. Fakat Muzaffer Bey evlenmeye yanaşmaz. Leman’a baskı yaparak çocuğu aldırtır. Ahlâkî değerlere son derece bağlı ve inançlı bir insan olan Ali Rıza Bey bu olaydan sonra istifa eder.
Şevket, evli bir kadınla ilişki yaşar. Çalıştığı bankadan gizlice para alır, bu yüzden de hapse atılır.Necla sırf zengin olma ve rahat yaşama hırsı yüzünden ablasının nişanlısıyla evlenmeye tenezzül eder. Leyla, evli ve çocuk sahibi bir avukata metreslik yapar. Yazar, toplumdaki ahlâkî çürümeyi yansıtmak istemiştir.

Romanda “Batılı yaşam tarzı, moda, eğlence, müzik, dans düşkünlüğü” gibi temalar da dikkati çeker. Leyla, Necla ve yengeleri Ferhunde, tam anlamıyla moda düşkünüdürler. Evdeki yoksulluğa, parasızlığa aldırış etmeyip yemekli, müzikli, danslı eğlenceler düzenlerler.

“Gramofon bütün gece çalar, çılgın kahkahalar, çığlık çığlığa boğuşmalar içinde durmadan dans edilir, temelinden sarsılıyor gibi olan evin harap tavanlarından tozlar yağardı…

Çok kere oturduğu yerde, sönen mumun önünde uyuyup kalan Ali Rıza Bey, ilk sabah ışıkları içinde gözlerini açtığı vakit, evi hâlâ bu gürültüler içinde sarsılıyor bulurdu.

Ailenin misafirliğe gittiği gecelere gelince, o vakit de yine bitip tükenmez hazırlıklar sebebiyle akşam yemeklerine vakit kalmazdı. Kızlar, yengeleriyle beraber saatlerce sökük dikerler, bozulmuş elbise parçalarından uydurma süsler hazırlar, ayna karşısında kantocu kızlar gibi boyanırlardı.” (s.67)

Ahlâkî değerlere bağlı bir insan olan Ali Rıza Bey, bu eğlencelere karşı çıkar, sinirinden köpürür. Şevket, “Baba, hayat değişmiş…Emin ol ki bu eğlencelerde zannettiğin kadar korkulacak bir şey yok… Şimdi bütün dünya böyle. Ne yapalım? Asrın icabatına uymaya mecburuz. Sen başka bir zamanın adamı olduğun için bunların ne kadar tabiî ve zarurî olduğunu görmüyorsun.” (s.68) diyerek babasını sakinleştirmeye çalışır. Zamanla Ali Rıza Bey bu tip eğlencelere alışır, eskisi gibi sinirlenmez.
“Eskiden kızlarının yabancı erkeklerin kucağında dans ettiğini, onlarla ağız ağza konuşup gülüştüğünü, tenha yerlerde kol kola gezdiğini gördükçe hırsından kendi kendini yerdi.

Şimdi bu acıyı ve utancı eskisi kadar duymuyor, kızlarının şu sayede belki iyi birer koca avlayacağını ümit ederek, bütün yolsuzluklara göz yumuyordu.

Necla ile Leyla’nın etrafında zaman zaman yeni çehreler peyda oluyordu. Bunların bazıları terbiyeli, kibar insanlardı.” (s.79)

“Ali Rıza Bey’e, ilk zamanlarda bir idare meclisi odasına giren büyük bir memur ağırlığıyla sosyeteye girdiği vakit ortalık birdenbire durulurdu. O varken kadınlar fazla hoppalık edemezlerdi. Fakat şimdi herkesle yüz göz olmuştu. Kimse ondan çekinmeye lüzum görmüyordu. Evvelce ona ‘Beyefendi Hazretleri’ diye hitap edenler, şimdi yanında açık saçık hikâyeler söylemekten çekinmiyorlardı. Bazı fazla yüzsüz kadınların ‘Beyefendi, ille sizinle dans edelim.’ diye üstüne hücum ettikleri, ihtiyar adamı üzüp tartakladıkları bile oluyordu.” (…)
“Görünüşte delicesine eğleniliyor, bir gürültü, bir kıyamet gidiyordu.
Bir yanda evin sakat döşemelerini çökertircesine dans edilirken, öbür tarafta salon oyunları oynanıyor, saçlı sakallı adamlar sandalyelere tüneyerek horoz gibi kanat çırpıp ötüyorlar yahut yerlerde dört ayak üstü yürüyerek çifte atıyorlar, el şakırtıları, kahkahalar arasında eşek taklidi yapıyorlar, avaz avaz anırıyorlardı. Fakat Ali Rıza Bey, bu alabildiğine eğlenmek ve delilik etmekten başka bir şey istemiyor gibi görünen insanlar arasında türlü türlü entrikalar ve facialar yakalamakta gecikmezdi. Gizli gizli yahut yüzsüz bir açıklıkla sevişenler, birbirini aldatanlar, kıskananlar, baştan çıkarmaya çalışanlar…” (s.80)
Romanda “yaşlılık, emeklilik, kahvehane kültürü” gibi temalar da göze çarpar. Ali Rıza Bey, altmışını geçmiş yaşlı bir adamdır. Şirketten istifa edip de emekli maaşıyla yetinmeye başlayınca evdeki otoritesini günden güne kaybeder.

“Dönerken eskiliği görünmeyen araba tekerlekleri gibi onun da işlerden görünmeyen ihtiyarlığı, birdenbire durunca bütün haraplığı ile meydana çıktı. İki yanında boş yere sallanan kollarının ağırlığı omuzlarını çökertmeye, sırtını kamburlaştırmaya başladı.

Kılığı kıyafeti bozuldu. Pantolonunun diz kapakları, kollarının dirsekleri sarktı. Halbuki eskiden ne kadar güzel ve temiz giyinen bir adamdı. Üstündeki tozlar artık süprülmekle gitmiyor, elbiselerine işlemeye başlıyordu.” (s.40)

Ali Rıza Bey emekli olmadan önce, kahvehaneleri miskin insanların yuvası olarak görürken, emekli olduktan sonra bu düşüncesi değişir. Kahvehaneler, “işsizlikten ve aile dirliksizliğinden doğan ıstıraplara karşı sığınılacak tek köşedir.” (s.42) Aldıkları üç kuruş emekli aylığıyla geçim sıkıntısı çeken, evinde rahatı olmayan emekliler için kahvehaneler teselli yuvalarıdır.

Reşat Nuri, neredeyse romanın başından sonuna kadar, okuyucuya “yoksulluk, geçim sıkıntısı”gibi temaları kuvvetle hissettirir. Ali Rıza Bey’in emekli maaşı evin masraflarını karşılamaz. Aile öyle sıkıntılı günler geçirir ki, evde yiyecek yemek, giyecek elbise, yakacak odun bulamazlar. Çok soğuk kış günlerinde Ali Rıza Bey, evde yakacak odun kalmayınca bahçedeki ağaçları keser.

“Bereket versin, Hayriye Hanım’ın o tutumlu ev kadınlığına… Kadıncağız sandık diplerinde, dolap köşelerinde kalmış ne kadar palto ve hırka eskisi, minder ve karyola altları beslemek için kullanılmış ne kadar çul çaput varsa hepsini ortaya döktü. Çocukları, onları âdeta ganimet eşyası gibi kapıştılar.

Hayriye Hanım, soğuğa hiç yüzü olmayan cılız Ayşe’ye eski bir kerevet dokumasından hırka dikti; yatağından çıkardığı pamukları, baklava baklava kapladı.

Necla, güve yediğinden kalbura dönmüş bir çuha masa örtüsünden kendine pelerin yaptı. Kenarına renkli yünden çiçekler ördü.
Bu acayip kıyafetlerde ev ‘Pembe Kız’ piyesini oynamaya hazırlanmış tuluat kumpanyasına döndü.

Bu zavallı eski evde, o hastalıklı vücutlar gibi dışarıdaki havanın değişmelerine göre her gün bir başka illet patlak veriyordu.
Yağmur yağdığı yahut karlar erimeye başladığı zaman damlar akıyor, rüzgâr esince sıvalar dökülüyor, evin dört tarafındaki deliklerde, pencere kenarlarında, kapı aralıklarında türlü ıslıklar, düdükler çalınıyordu.
Böyle olmakla beraber çocuklar, sefalete iyice alışmışlardı. Bu feci yoksulluktan fazla müteessir görünmüyorlar, hatta bazen evin hâli ve kendi kıyafetleriyle pişkin pişkin eğleniyorlardı. Ali Rıza Bey’in her zaman tekrar ettiği gibi zavallılar hissiz, haysiyetsiz, çingene gibi mahlûklar olmuşlardı…” (…)

“Bu testere, bu fasılasız ve amansız kara kışta Ali Rıza Bey’in en büyük yardımcısı olmuştu. Pek soğuk günlerde sarıp sarmalanarak dışarıya çıkar, bahçedeki ağaçları keserek odun yapardı. Ne yapsın? İnsanın malına hükmü geçerdi. Varsın yaz geldiği zaman o, bahçesinde gölge verecek ağaç bulamasın.” (s.87-88)

Romandaki kahramanları gözümüzde şöyle bir canlandırdığımızda bunlardan hiçbirinin arzularına kavuşamadığını, hayallerinin gerçekleşmediğini, mutluluğu yakalayamadığını görürüz. Bu nedenle “hayal kırıklığı, mutsuzluk”temaları da önemlidir. Ali Rıza Bey, çocuklarının en iyi şekilde yetişmesini, ahlâklı, terbiyeli, saygılı olmalarını ister, fakat tam anlamıyla hayal kırıklığına uğrar. Şevket, iyi bir mimar olup para ve şöhret kazanmak ister, fakat karısının savurganlığı nedeniyle bankadan gizlice para alır, durum anlaşılınca da hapse girer. Hapisteyken karısı kendisini terk eder. Fikret, yaşlı ve çocuklu bir adamla evlenir. Necla, iki karısı ve yarım düzineden fazla çocuğu olan bir adamla evlenir. Zengin olmak ve lüks içinde yaşamak için bu adamla evlenip Suriye’ye gelmiş, ama umduğunu bulamamıştır. Leyla, evli ve çocuklu bir avukatla ilişki yaşar. Avukat, Leyla’yı sever, ona nikâh kıymak ister, ama karısından bir türlü boşanamaz.

K i ş i l e r

Ali Rıza Bey: Romanın baş kahramanıdır. Hayriye Hanım’ın kocasıdır. Bir oğlu (Şevket) ve dört kızı (Fikret, Leyla, Necla, Ayşe) vardır. Romanın başlarında altmış yaşlarında olan Ali Rıza Bey, romanın sonunda altmış beş yaşındadır. İnançlarına son derece bağlı, hak-hukuk konusunda çok titiz, dürüst, namuslu, çalışkan bir adamdır.

“Titiz denecek kadar temiz, gülünç denecek kadar nazik ve mahcup bir adamdı. Hak yemek, kanuna aykırı bir şey yapmak, kalp kırmak korkusuyla bir türlü iş göremezdi.

İsterdi ki elinden çıkacak iş, sadece kanuna değil, teamüle, insanlık ve nezaket kaidelerine de uygun, yani dört başı mamur olsun…
Ondan bahsedenler: ‘İyi adam…Peygamber gibi adam…Elini öp…Dua ettir…’ ” (s.13)

Ali Rıza Bey, beş yıldır çalıştığı “Altın Yaprak Anonim Şirketi”nden tatsız bir olay yüzünden ayrılır. Ali Rıza Bey, eski bir tanıdığının kızı olan Leman’ı çalıştığı şirkete daktilograf olarak alınmasını sağlamıştır. Leman, bir süre önce babasını kaybetmiş, annesiyle birlikte sıkıntı içinde yaşamaktadır. Bu nedenle Ali Rıza Bey, bu genç kıza acımış ve onun işe alınmasında aracı olmuştur. Leman, şirketin genel müdürü olan Muzaffer Bey’le ilişki yaşar, hamile kalır. Fakat Muzaffer Bey, evlenmeye yanaşmaz. Leman’a baskı yapar ve çocuğu aldırtır. Ali Rıza Bey bu meseleyi çözüme kavuşturmak amacıyla Muzaffer Bey’le konuşur, fakat bir sonuç alamaz. Bunun üzerine Ali Rıza Bey, kendi eliyle yerleştirdiği bir kızın bu şekilde namusunun kirletilmesini hazmedemez ve istifa eder.
Ali Rıza Bey’in istifa ettiği gün, oğlu Şevket bir bankada işe girer. Ali Rıza Bey’in aldığı az bir emekli maaşıyla geçinmek zorunda kalırlar. Evin geçimi Şevket’in omuzlarına biner. Emekli olduktan sonra evdeki otoritesini kaybeden Ali Rıza Bey, evde yaşanan olaylara müdahale edemez, seyirci kalır. Çok sıkıntılı günler geçirir.

Ali Rıza Bey, çocuklarının âdeta bir ağacın yaprakları gibi dökülmesini, şiddetli rüzgârların tesiriyle savrulup gitmesini önleyemez. Fikret, elli yaşlarında, karısını bir yıl önce kaybetmiş ve üç çocuk sahibi bir adamla evlenir. Böylece ağacın yapraklarından biri dökülür. Ardından Şevket, çalıştığı bankadan yüklüce bir miktar parayı gizlice alır, fakat yerine koyamaz. Durum fark edilince tutuklanır ve bir buçuk yıl hapse mahkum edilir. Böylece ağacın yapraklarından biri daha dökülür. Sonra Necla, zengin olma ve lüks bir yaşam sürme hayaliyle Abdülvehhap Bey’le evlenir, Suriye’ye gider. Necla gördükleri karşısında hayal kırıklığına uğrar.

“Necla, Beyrut’ta hayalindeki sarayın yanında bir tavuk kümesi gibi kalan küçük bir eve indi.

Mermer merdivenlere dizilmiş sinema uşakları yerine bir entarili kayınbaba ile iki ortak ve bir alay çocuk tarafından karşılandı.
Üçüncü ortak dokuz ay evvel ölmüştü. Necla bu kadının yerine geldiği için ondan kalan iki çocuğa analık etmek vazifesi de tabiî ona düşüyordu.
Genç kadın Nasrettin Hoca’nın ağacı gibi, görüp göreceği nimetin İstanbul’dan alınmış bir iki parça eşyadan ibaret kalacağını anlayınca biraz hırçınlık etmek istemişti. Fakat daha ilk kavgada entarili kayınbabanın boru gibi bir sesle üstüne hücum ettiğini görünce fena hâlde korkmuş, bir daha ağzını açmaya cesaret edememişti.” (s.116-117)
Necla’nın evden ayrılmasıyla ağacın yapraklarından biri daha kopar. Son olarak Ali Rıza Bey, bir gün kahvede otururken bir arkadaşından, Leyla’nın evli ve çocuk sahibi bir avukata metreslik yaptığını öğrenir. Bu ahlaksızlığa tahammül edemeyen Ali Rıza Bey, hemen o gün Leyla’yı evden kovar. Leyla, sevgilisinin kiraladığı küçük bir apartman dairesine yerleşir. Avukat, Leyla’ya düzenli olarak para verir, karısından kaçabildiği gecelerde Leyla’nın yanına gelir. Böylece ağacın dördüncü yaprağı da dökülür.

Hayriye Hanım: Ali Rıza Bey’in karısıdır. Kocası ile çocukları arasında bir köprü vazifesi görür. Ali Rıza Bey’in istifa etmesini doğru bulmaz. Hayriye Hanım, bu olay yüzünden uzunca bir süre kocasıyla küs kalır. İstifasını haklı gören ve “Namusu kurtardık!” (s.33) diyerek kendisini savunan kocasına “Ben senin yerinde olsam, çocukların hatırı için buna göz yumardım.” (s.33) “Evet, Ali Rıza Bey! Sen ne dersen de. Onların hatırı için ben, her şeye katlanırım. Çünkü ekmeksiz kalırsak onların namusu tehlikeye girer. (s.34) “Yokluk yüzünden evlatların birer birer dökülmeye başlarsa iki elim, on parmağım yakandadır. Ölüp gitsen bile seni mezarında rahat bırkmam.” (s.35) diyerek tepkisini ortaya koyar.
Ali Rıza Bey, oğlu Şevket’in evli bir kadınla evlenmesine karşı çıkar. Hayriye Hanım oğlunun üzülmesine dayanamaz, türlü oyunlarla kocasını ikna etmeyi başarır. Evde yapılan yemekli, müzikli, danslı toplantılar. Ali Rıza Bey’i çileden çıkarır. Öfkesinden köpüren kocasını yatıştırmak yine Hayriye Hanım’a düşer. “Ali Rıza Bey, çıldırıyor musun? Ne yapalım şimdi böyle geçiyor… Kızlara koca bulmak lâzım… Eve kapatılmış kızı bu zamanda kimse arayıp sormuyor… Bu yaptıklarımız sırf onlara hayırlı bir kısmet bulmak için…” (s.67-68)

Şevket: Ali Rıza Bey’in oğludur. Yirmi yaşında, saygılı, kibar bir gençtir. Babası şirketten istifa ettiği gün, bir bankada memuriyete başlar.

“Ali Rıza Bey, bu ilk çocuğu ile çiçek meraklısı bahçesi ile oynar gibi oynamış, onu ancak kendi hayalinde yaşayan mükemmel insan modeline göre işlemişti. Büyük bir kısmı bugüne, hatta dünyanın hiçbir gününe yarar şeyler olmamakla beraber Şevket, pek çok şeyler öğrenmişti. (…) İhtiyar memur, dünyada her şeyden şüphe eder, oğlunun ahlâkından şüphe etmezdi. Ona göre Şevket, dünyanın hiçbir kuvvetinin kırıp kirletemeyeceği bir elmas idi.” (s.28)

Babasının istifasından sonra ailenin geçimi, Şevket’in omuzlarına yüklenir.
Şevket, çalıştığı bankada daktilograf olarak görev yapan Ferhunde adında evli bir kadınla ilişki yaşar. Bu ilişki duyulunca, Ferhunde kocası tarafından sokağa atılır. Ali Rıza Bey, oğlunun böyle bir kadınla evlenmesine karşı çıkar. Şevket, Ferhunde ile evlenir. Ferhunde eve gelir gelmez evin yönetimini ele geçirir. Evdeki eski eşyaları kaldırtarak yenilerini getirtir. Evde sürekli olarak müzikli, danslı eğlenceler düzenlenir. Şevket evin masraflarını karşılamakta zorlanır.
Şevket çalıştığı bankadan yüklüce bir parayı gizlice alır, güzelce harcar, fakat geri yerine koyamaz. Durum fark edilince tutuklanır. Mahkeme kararıyla bir buçuk yıl hapse mahkûm edilir.

Şevket’in hapse girmesinden sonra Ferhunde, evin içinde öfkeli davranışlar sergiler, herkesle tartışır, kıyameti koparır. Sık sık sokağa çıkmaya başlar, bazı geceler akrabasında kalacağını söyleyerek eve gelmez. Bir süre sonra eve bir mektup gönderir. Ferhunde, mektubunda Şevket’ten boşanmak istediğini belirtir. “Senelerden beri sabrettim; fakat artık sefalete tahammülüm kalmadı. Bir daha evinize dönmemek mecburiyetindeyim. Şevket’e söyleyin, beni mazur görsün. Bir insanlık eder de kolayca ayağımın bağını çözerse minnettar olur ve başımın çaresine bakarım.” (s.101) Şevket hapishanede bu mektubu okur. Karısının bu şekilde çekip gitmesine pek şaşırmaz. “Bu işin er geç böyle biteceğini biliyordum…Fakat bu kadar çabuk kurtulacağımızı doğrusu pek ümit edememiştim. Hepimize geçmiş olsun baba.” (s.103)

Ferhunde: Şevket’in karısıdır. Daktilograf olarak çalıştığı bankada, evli bir kadın olmasına rağmen Şevket’le ilişki yaşar. Bu ilişki duyulunca da kocası tarafından kovulur. Ali Rıza Bey’in tüm itirazlarına rağmen Ferhunde ile Şevket evlenirler.

Ferhunde para harcamaktan hoşlanan, eğlence ve modaya düşkün bir kadındır. Eve geldiği günden itibaren yönetimi eline alır. Evdeki eski eşyaları kaldırtır, yerine modaya uygun yeni eşyalar getirtir. Evde sık sık yemekli, müzikli, danslı eğlenceler düzenler. Şevket, karısının savurganlığı yüzünden evin masraflarını karşılamakta zorlanır. Oturdukları evi rehin göstererek bir miktar kredi alır. Fakat bu para da uzun süre dayanmaz. Sonunda Şevket, bankadan yüklüce bir miktar parayı gizlice alır, fakat geri yerine koyamaz ve hapse girer.

Ferhunde, kocası hapse girdikten sonra, iyice huysuzlaşır. Evdeki herkesle tartışır, kavga eder. İstediği saatte sokağa çıkar, akrabasında kalacağını söyleyerek bazı geceler eve gelmez. Sonunda bir mektup yazarak Şevket’ten boşanmak istediğini bildirir.

Fikret: Ali Rıza Bey’in ikinci çocuğudur.
“Bu on dokuz yaşında, ufak tefek bir kızdı. Fakat otuz yaşında bir insandan daha ağırdı.

Evde annesi için kıymetli bir yardımcı, aralarındaki ehemmiyetsiz yaş farkına rağmen kardeşleri için bir ikinci anne idi. Fikret güzel değildi. Fazla olarak sağ gözünde bir leke vardı. Bu leke, zavallı kızın İç Anadolu memleketlerinden birinde çektiği uzun bir göz hastalığından yadigârdı. Ali Rıza Bey, o vakit bir yolunu bulup çocuğu İstanbul’a atsaydı belki bir çare bulunurdu. Ne yazık ki hastalık, işlerinin en sıkı ve karışık bir zamanına rastgelmişti.

Fikret’te öyle emsalsiz bir ahlâk güzelliği vardı ki onun bütün kusurlarını kapardı.

Hatta Ali Rıza Bey’e göre o leke bile kusur sayılmazdı. Bilâkis bu, çehreye getirdiği mazlumluk, yüreğe verdiği rikkatle bir ayrı güzellik bile teşkil ederdi.” (s.36)

Fikret, kardeşlerinden daha akıllı, daha zeki ve daha olgun bir kızdır. Leyla ile Necla eğlenceye, süse, giyim kuşama, modaya önem verirken Fikret böyle şeylerle ilgilenmez. Ağabeyi Şevket’in Ferhunde gibi dul bir kadınla evlenmesine karşı çıkar. Leyla ile Necla ise aksine Ferhunde gibi modern bir kadının eve gelmesine çok sevinirler. Fikret, yengesiyle birlik olan kardeşleriyle konuşmaz, odasına kapanır. Ara sıra kavga etmek için odasından çıkar.

Fikret, evdeki kötü gidişin sebebini, babasının olaylara karşı kayıtsız kalmasına bağlar, onu suçlar. Bir gün babasının karşısına çıkarak evlenmek istediğini söyler.

“Şevket, fena çocuk değil. Ancak, ne çare ki yularını o soysuz kadına kaptırmış. Leyla ile Necla ne yaptığını bilmeyen iki çılgın… Annem, koyun gibi nereye çeksen oraya giden bir zavallı. O kadar çırpındım, çırpındım: ‘Baba gözünü aç. Bunlar evi bir felakete sürükleyecekler.’ dedim. Aldırmadın; yabancı gibi köşeye çekildin, sadece darılıp surat asmakla iktifa ettin…Sen, erkekçe hareket edeydin bu olanlar olmazdı. Belki müteessir olacaksın, ama göz önünde olan bir hakikati saklamaya hacet yok…Bu gidiş değil. Doludizgin bir uçuruma gidiyoruz…Baktım kimseden imdat yok…Ben, bari kendimi kurtarayım, dedim.” (s.73)
Fikret’in evleneceği kişi, elli yaşlarında, karısını geçen sene kaybetmiş, üç çocuk sahibi bir adamdır. Çocuklarına analık yapacak bir kadın aramaktadır.

Fikret evden dargın olarak ayrılır. Annesinin çeyiz olarak aldığı birkaç eşyayı bile kabul etmez. Adapazarı’na giderken yanında kimseyi istemez.
Tahsin: Fikret’in evlendiği adamdır. Elli yaşlarında, üç çocuk sahibidir. Sakarya’da oturmaktadır. Karısını kaybedince çocuklarına analık yapacak temiz bir kadın aradığını söyler. Fikret evdeki yaşamından mutlu olmadığı için bu adamla evlenmeyi kabul eder. Bu evliliği bir kurtuluş olarak görür.

Leyla: Ali Rıza Bey’in üçüncü çocuğudur. On sekiz yaşında güzel bir kızdır. Kardeşi Necla ile çok iyi anlaşırken, Fikret’le geçinemez. Leyla ile Necla’nın önem verdiği şeyler: süslenmek, modaya uygun giyinmek, müzikli, danslı toplantılarda gönüllerince eğlenmektir.

Leyla’yı kırk yaşlarında bir komisyoncu ister. Tahsin Bey iki kez evlenmiş, ikisinde de aradığı mutluluğu bulamamıştır. Her iki karısı da kendisini bırakıp gitmiştir. Hayriye Hanım yerleri süpürürken bir kâğıt parçası bulur. “Bu, Tahsin Bey’e yazılmış bir terzi mektubu idi ki bir sene evvel yaptırdığı iki kat elbisenin parasını bu ay da vermezse dolandırıcılık davası açacağını söylüyordu.” (s.78-79) Hayriye Hanım’ın bulduğu bu kâğıt parçası, Tahsin Bey’in nasıl bir dolandırıcı olduğunu gözler önüne serer.
Bir zaman sonra Leyla’ya bir kısmet daha çıkar. Bu kişi, Leyla’yı mağazasında alışveriş ederken görüp beğenmiştir. Leyla söz kesildiği akşam, kırk beş yaşındaki bu manifaturacıyla evlenmekten vazgeçer, “Bana yazık oldu. Ben babam yerinde adamı ne yapayım? Sizin fukaralığınız yüzünden kendimi göz göre göre mezara atıyorum. Biraz daha bekleyecek hâlde olsaydım belki istediğim gibi birini bulurdum.” diyerek ağlar. Ali Rıza Bey, kızının bu isteğine karşı çıkmaz.

Çamlıca’da yazı geçiren bir aileye misafir olarak gelen Abdülvehhap Bey, Leyla’yı Üsküdar vapurunda görüp beğenmiş ve onunla evlenmeye karar vermiştir. Kırk beş yaşındaki bu adam, Suriyelidir. Leyla, zengin bir Arapla evleneceği için çok sevinir. Damadın misafir olarak kaldığı köşkte sade bir nişan töreni yaparlar.

Leyla, nişanlısı ile birlikte Çamlıca’da gezerken eski arkadaşlarıyla karşılaşır. Durup onlarla konuşur. Abdülvehhap Bey, uygunsuz kişilerle konuştuğu için Leyla’yı bir güzel azarlar, ona kırıcı sözler söyler. Böyle sudan bir sebeple azarlanmayı hazmedemeyen Leyla, çok sert bir dille nişanlısına karşılık verir. Bu olaydan sonra Abdülvehhap Bey, bir hafta eve uğramaz. Ali Rıza Bey’e Leyla’nın sokakta uygunsuz kişilerle konuştuğunu, namuslu hiçbir erkeğin buna tahammül edemeyeceğini, eğer küçük kızı Necla’yı verirse seve seve kabul edeceğini bildiren bir haber gönderir. Bu haber tüm ev halkı üzerinde şok tesiri yapar. Necla, yaşından beklenmeyecek bir pişkinlikle, babasının karşısına dikilir, hiç utanıp sıkılmadan gayet yüzsüz bir şekilde “Ne yapıyorsun baba… Çıldırdın mı? Kısmetime ne hakla mani olacaksın? Mademki Abdülvehhap Bey beni istiyormuş… Kardeşimin yerine beni verirsin, olur biter…” (s.110) der. Leyla, kardeşinden hiç beklemediği bu sözleri duyunca sinirinden bayılır. Uzun süren tartışmalardan sonra Necla’nın bu adamla evlenmesine izin verilir. On beş gün sonra Necla, Abdülvehhap Bey’le Suriye’ye gider.

Leyla bu tatsız olaydan sonra yatağa düşer ve kırk beş gün kendine gelemez. Hasta yattığı süre zarfında çok zayıflar. Yemesine özen gösterilince Leyla, sürede canlanır, yeniden ayağa kalkar. Sokağa çıkar, gezip dolaşır. Ali Rıza Bey, kızına hasta gözüyle baktığından lâf söylemeye dili varmaz, kızının kalbini kırmak istemez.

Leyla, evli ve çocuk sahibi bir avukatla ilişki yaşamaya başlar. Kızının bir avukata metreslik yaptığını öğrenen Ali Rıza Bey, Leyla’yı evden kovar.
Avukat, Leyla’ya küçük bir apartman dairesi kiralar. Her ay düzenli olarak para verir. Gerçekte Leyla’yı çok sevmektedir, hatta ona nikâh kıymak ister, fakat karısından bir türlü ayrılamaz.

Leyla babasıyla barışmak için eve gelir, ağlayarak babasının boynuna atılır. Fakat Ali Rıza Bey, “Beyhude yoruluyorsunuz… Benim artık Leyla isminde bir kızım yok. Biz birbirimiz için ölmüş sayılırız…” (s.128) diyerek kesinlikle barışmayacağını belirtir.

Avukat: Evli ve çocuk sahibi olmasına olmasına rağmen Leyla’yla ilişki yaşayan adamdır. Karısıyla iyi geçinemediğinden mutluluğu başka kollarda aramış ve Leyla’yı tanımıştır. Avukat, Leyla’yı çok sever, fakat cadaloz karısını bir türlü boşanmaya ikna edemez. Leyla’ya küçük bir apartman dairesi tutar, her ay düzenli olarak para verir. Karısından kaçabildiği gecelerde Leyla’nın yanında kalır.

Necla: Ali Rıza Bey’in dördüncü çocuğudur. On altı yaşında güzel bir kızdır. Ablalarından Leyla ile çok iyi anlaşırken Fikret ile geçinemez. Fikret, bir parça babasına benzeyen, ağır başlı, ciddi bir kızdır. Modaya, giyim kuşama, eğlenceye önem vermez. Kitap okumaktan hoşlanır. Fakat Leyla ile Necla, ablalarının tam tersi bir yaradılışa sahiptirler. Leyla ve Necla için moda, giyim kuşam, süslenmek, partilere katılmak, gezmek, eğlenmek vazgeçilmez bir tutkudur.

Bir gün Necla’ya bir kısmet çıkar. “Bu, yirmi sekiz yaşlarında, ağırbaşlı, asil çehreli bir çocuktu. Postanede kâtipti. Aylığı pek azdı, fakat Avrupa’da ölmüş bir amcasından miras yediğini söylüyor ve çok para sarf ediyordu.
İş ciddileşince, Şevket tahkikat yaptı ve bu gencin elindeki paranın Avrupa’da ölmüş amcasından değil, Hisar’da oturan altmış yaşlarındaki zengin metresinden geldiğini çabucak meydana çıkardı.” (s.79)

Leyla, kırk beş yaşlarında bir Suriyeli ile nişanlanır. Leyla nişanlısıyla Çamlıca’da gezerken eski arkadaşlarına rastlar. Durup arkadaşlarıyla konuşur. Abdülvehhap Bey, buna fena hâlde kızar, Leyla’nın kalbini kırar. Leyla da aynı sertlikle karşılık verir. Bu olaydan sonra Abdülvehhap Bey, bir hafta ortalıkta görünmez. Nihayet Ali Rıza Bey’e haber gönderir. “Leyla sokakta birtakım uygunsuz insanlarla konuşmuş; fazla olarak nişanlısına karşı da onları müdafaa etmiş. Namuslu bir erkek bu hâle tahammül edemezmiş. Ali Rıza Bey’i pek sevdiği için eğer küçük kızı Necla Hanım’ı verirse memnuniyetle kabul edermiş.” (s.109-110)

Abdülvehhap Bey, göndermiş olduğu bu haberle hangi ayarda bir insan olduğunu ortaya koyar. Ali Rıza Bey, yapılacak en doğru hareketin bu ahlâksız adamın nişan yüzüğüyle birkaç hediyesini göndermek olduğunu düşünür. Fakat tam bu esnada Necla, yaşından beklenmeyecek bir pişkinlikle, hiç utanıp sıkılmadan babasının karşısına dikilerek “Ne yapıyorsun baba… Çıldırdın mı? Kısmetime ne hakla mani olacaksın? Mademki Abdülvehhap Bey beni istiyormuş… Kardeşimin yerine beni verirsin, olur biter…” (s.110) der.

Necla’nın, ablasına hakaret edip sudan bir sebeple onu terk eden bir adamla evlenmek istemesi son derece çirkindir, fakat Necla bu zengin Arapla yaşayacağı lüksün hayalini kurar. On beş gün sonra Necla, Abdülvehhap Bey’le evlenir ve Suriye’ye gider.

Necla, ablasına karşı yaptığı bu haince ve ahlâksız davranışının bedelini çok ağır öder. Suriye’ye vardığında hayalindeki güzelliklerin hiçbirini bulamaz, tam anlamıyla bir hayal kırıklığına uğrar.

“Abdülvehhap Bey, İstanbul da söylediği gibi milyonlar sahibi bir zengin değil, anlaşılması güç birtakım karışık işlerle kıt kanaat yaşayan bir adamdı.

“Necla, Beyrut’ta hayalindeki sarayın yanında bir tavuk kümesi gibi kalan küçük bir eve indi.

Mermer merdivenlere dizilmiş sinema uşakları yerine bir entarili kayınbaba ile iki ortak ve bir alay çocuk tarafından karşılandı.
Üçüncü ortak dokuz ay evvel ölmüştü. Necla bu kadının yerine geldiği için ondan kalan iki çocuğa analık etmek vazifesi de tabiî ona düşüyordu.
Genç kadın Nasrettin Hoca’nın ağacı gibi, görüp göreceği nimetin İstanbul’dan alınmış bir iki parça eşyadan ibaret kalacağını anlayınca biraz hırçınlık etmek istemişti. Fakat daha ilk kavgada entarili kayınbabanın boru gibi bir sesle üstüne hücum ettiğini görünce fena hâlde korkmuş, bir daha ağzını açmaya cesaret edememişti.” (s.116-117)

Abdülvehhap Bey: Leyla ile nişanlıyken sudan bir sebeple onu bırakıp Necla ile evlenmek isteyecek kadar küstah, ahlâksız, yüzsüz bir adamdır. Kırk beş yaşlarında, üçüncü karısını dokuz ay önce kaybetmiş, yarım düzineden fazla çocuğu olan Abdülvehhap Bey, kendisini zengin biri olarak tanıtır. Gerçekte ise birtakım karışık işlerle kıt kanaat geçinen, Beyrut’ta tavuk kümesi gibi bir evde kalabalık ailesiyle yaşayan biridir. Necla, lüks ve rahat bir yaşam hayaliyle, ablasına hakaret edip onu terk eden bu adamla evlenmiş, fakat pişman olmuştur.

Ayşe: Ali Rıza Bey’in en küçük kızıdır. Romanın başında on yaşındadır.

Muzaffer Bey: “Altın Yaprak Anonim Şirketi”nin genel müdürüdür. Ali Rıza Bey, İstanbul’a geldiğinde bir süre işsiz gezer. Eski bir öğrencisi olan Muzaffer’le karşılaşır. Muzaffer Bey, hocasının iş aradığını öğrenince, ona iş teklifinde bulunur. Ali Rıza Bey büyük bir sevinçle teklifi kabul eder.

Ali Rıza Bey, eski bir tanıdığının kızı olan Leman’ı işe aldırır. Leman, bir süre önce babasını kaybetmiş, annesiyle birlikte geçim sıkıntısı çeken bir genç kızdır. Ali Rıza Bey’in aracılığıyla şirkete daktilograf olarak girmiştir. Muzaffer Bey, Leman’la gayrımeşru bir ilişki yaşar. Leman hamile kalır. Muzaffer Bey, evlenmeye yanaşmaz. Çocuğun kendisinden olduğuna bile emin değildir. Pek çok erkekle düşüp kalkmış bir kadınla evlenemeyeceğini söyler. Muzaffer Bey’in baskısıyla Leman, çocuğunu aldırır. Muzaffer Bey, Leman’a para yardımında bulunur. Ali Rıza Bey, kendi eliyle şirkete yerleştirdiği bir genç kızın bu duruma düşürülmesini hazmedemez, beş yıldır çalıştığı Altın Yaprak Anonim Şirketi’nden istifa eder.

Leman: Altın Yaprak Anonim Şirketi’ne Ali Rıza Bey’in aracılığıyla girip daktilograf olarak çalışan genç bir kızdır. Şirketin genel müdürü Muzaffer Bey’le yaşadığı ilişki sonrasında hamile kalır. Muzaffer Bey zengin, kariyer sahibi, yakışıklı bir adamdır. Leman gibi bir kadın için kaçırılmayacak bir fırsattır. Fakat Muzaffer Bey, evlenme işine yanaşmaz. Leman çocuğunu aldırmak zorunda kalır.

O l a y .. Ö r g ü s ü
( Ö z e t )

Altmış yaşlarında olan Ali Rıza Bey, öğle paydosunda çalıştığı işyerinde, alüminyum bir sefer tası içinde evden getirdiği kuru köftesiyle yeşil zeytinlerini yerken, bir ay evvel şirketin muhasebe kâtipliğinden istifa etmiş genç bir adamın konuşmalarını gayrıihtiyari dinler. Bu adam hem unuttuğu birkaç eşyayı almak hem de eski arkadaşlarını ziyaret etmek amacıyla gelmiştir. Aldığı maaşın ailesinin geçimine yetmediği için işten ayrıldığını, babasından kuvvetli bir miras kalmadığı için kendisi ne kadar çalışırsa çalışsın işlerini yoluna koyamadığını, çevresindeki zengin insanların avuç dolusu para harcayarak gülüp eğlendiklerini, çok lüks bir şekilde yaşam sürdüklerini görünce eziklik hissettiğini anlatır. İçinde bulunduğu güç durumun babasının züğürt olmasından kaynaklandığını belirtir. “Babam, fazla namuslu adammış… ‘Bir babanın çocuklarına bırakacağı en kıymetli miras temiz bir isimdir.’ der gidermiş… Temiz bir isim, bir miktar dünyalıkla beraber olursa âlâ; fakat züğürt evlatlarda ancak bir, nihayet iki göbek dayanabilir.” (s.8)

Ali Rıza Bey, insanların paradan başka şeylerle de mutlu olabileceklerini söyler. Buna karşılık adam, acır gibi bir tavırla şu yanıtı verir: “Tamamıyla haksız değilsiniz. İnsan, mesela ibadet yahut çalgıyla meşgul olmakla; zerzevat, çiçek yahut çocuk yetiştirmekle de bir teselli bulabilir. Ancak bunun için de hiç olmazsa yaşanacak kadar bir para lazımdır. Çiçek meraklısısınız; fakat biraz paranız yok değil mi? Ne kadar uğraşsanız topraktan istediğiniz renkte, kokuda bir çiçek alamayacağınıza emin olun… Babasınız, çocuklarınız var, paranız yok değil mi? Evlatlarınız ahir ömrünüzde size bir feci yaprak dökümü manzarası seyrettirmekten gayri saadet vermezler.” (s.11)

Bu sözlerin kuvvetli tesiri altında kalan Ali Rıza Bey, yemeğine devam etmek ister, fakat lokmalar boğazından geçmez. Beş çocuk babası olan Ali Rıza Bey, “Bütün hayatını çocuklarına iyi fikirler ve iyi bir ahlâk vermeye sarf etmişti. Acaba yeni zamanların bu havası onları da sarsacak, ihtiyar babaya son deminde bir yaprak dökümü mü seyrettirecekti?” (s.12) İnançlı bir adam olan Ali Rıza Bey, ellerini açar, çocuklarını koruması için yüce Allah’a dua eder.

Babıâli yetiştirmelerinden bir mülkiye memuru olan Ali Rıza Bey, otuz yaşına kadar İçişleri Bakanlığı’nda çalışır. Kız kardeşi ile annesinin iki ay ara ile ölmesi üzerine İstanbul’dan soğuyan Ali Rıza Bey, acılarını unutmak düşüncesiyle Suriye’de bir kaza kaymakamlığı alarak gurbete çıkar. Bir daha İstanbul’a geri dönmez, yirmi beş sene Anadolu’nun çeşitli yerlerinde memurluk görevini sürdürür. “Titiz denecek kadar temiz, gülünç denecek kadar nazik ve mahcup bir adamdı. Hak yemek, kanuna aykırı bir şey yapmak, kalp kırmak korkusuyla bir türlü iş göremezdi.

İsterdi ki elinden çıkacak iş, sadece kanuna değil, teamüle, insanlık ve nezaket kaidelerine de uygun, yani dört başı mamur olsun…” (s.13) Kırkına yakın bir yaşta evlenir. Elli yaşında, vakitsiz gelen son bir kızla çocuklarının sayısı beşi bulur. Ali Rıza Bey, Trabzon’da görev yaparken yaşadığı tatsız bir olay yüzünden elli beş yaşında devlet memuriyetinden ayrılmak zorunda kalır.

“ O zaman, Trabzon sancaklarından birinde mutasarrıftı. Bir gün bir kadın kaçırma vakası olmuş, kadının kocası ile onu kaçırmaya kalkan adam bıçakla birbirini yaralamışlardı.

Koca, arkasız bir çiftçi; öteki bütün kasaba halkının tuttuğu bir eşraf oğlu idi. Onun için asıl kabahatlinin kollarını sallaya sallaya ortada dolaşmasına göz yummak ve namusuna kast edilen adamı – göğsündeki yaralarıyla – hapse atmak lazım geldi. Etliye sütlüye karışmamayı öteden beri meslek edinen Ali Rıza Bey, bu meselede ateş kesilmiş, kendini attırıncaya kadar uğraşmıştı. Ne yapsın? Bu bir hak, bir vicdan ve namus işi idi. Vazifesini yapmakta kusur ederse Allah onu çocuklarında cezalandırır.” (s.14-15)

Bu olaydan sonra İstanbul’a gelen Ali Rıza Bey, bir süre işsiz gezer. Bağlarbaşı’nda babasından kalma eski bir evi, karısının birkaç mücevherini satarak tamir ettirir; karısı ve çocuklarıyla birlikte bu eve yerleşir.

Ali Rıza Bey, yeniden bir memuriyet görevi almak için Babıâli koridorlarında dolaşırken eski bir öğrencisi olan Muzaffer’le karşılaşır. Altın Yaprak Anonim Şirketi’nin genel müdürü olan Muzaffer, Arapça ve İngilizce bilen bir kişiye ihtiyaçları olduğunu söyleyerek hocasına iş teklifinde bulunur. Ali Rıza Bey, bir süredir işsiz olduğu için bu teklifi büyük bir memnuniyetle kabul eder. Ali Rıza Bey beş senedir bu şirkette çalışmaktadır.

Leman’ın annesi, Ali Rıza Bey’i görmek için şirkete gelir. Leman, Ali Rıza Bey’in on-on iki sene önce vilâyetlerden birinde tanıdığı bir orman müdürünün kızıdır. Ali Rıza Bey, Leman’la bir sene önce Üsküdar İskelesi’nde karşılaşmıştır. Genç kızın beş sene önce babasını kaybettiğini ve annesiyle birlikte sıkıntı içinde yaşadığını öğrenince Ali Rıza Bey’in yufka yüreği buna dayanamamıştır. Okuma-yazma ve daktilo kullanma dışında düzgün bir tahsili olmayan Leman’ı 45 lira aylıkla şirkete aldırmayı başarmıştır.

Leman’ın annesi, Ali Rıza Bey’e kızının birkaç gün önce hastanede çocuk düşürdüğünü, kızını baştan çıkarıp onun namusunu kirleten kişinin Muzaffer Bey olduğunu, ancak Muzaffer Bey’in evlenmeye yanaşmadığını söyler. Yaşlı kadın, kedilerine yardım edecek kimselerinin olmadığını, çaresiz bir durumda olduklarını söyleyerek ağlamaya başlar. Ali Rıza Bey’den yardım ister.

Ali Rıza Bey, kendi eliyle yerleştirdiği bir kızın bu duruma düşmesinden kendisini sorumlu tutar. Elinden geleni yapacağını söyler, yaşlı kadını teselli etmeye çalışır.

Ali Rıza Bey, sıcağı sıcağına Muzaffer Bey’le görüşmezse cesaretini kaybedeceğinden korkar, bu sebeple o günün akşamında Muzaffer Bey’in yanına gider. Muzaffer Bey, gayet soğukkanlı bir şekilde Leman’ın sanıldığı kadar masum bir kız olmadığını, önüne gelenle düşüp kalktığını, doğacak çocuğun da kendisinden olduğundan şüphelendiğini, bu yüzden de çocuğu aldırtmak zorunda kaldığını söyler. Ekonomik durumu iyi olduğu için faturanın kendisine kesildiğini anlatmaya çalışır. Leman gibi bir kadınla evlenemeyeceğini, fakat onun aylığını artıracağını, bunun dışında başka türlü bir yardımda bulunamayacağını dile getirir. Bunun üzerine Ali Rıza Bey, “Ben size kadın getirmiş bir insan mevkiinde kaldım. Hakikat böyle olmasa bile bunu herkese nasıl anlatırsınız? Leman’ın anası gibi benim ve benim çocuğumun da bu kapıdan yiyeceğimiz ekmek artık temiz ekmek olmaz.” (s.24-25) der ve bir daha dönmemek üzere beş yıldır çalıştığı Altın Yaprak Anonim Şirketi’nden ayrılır.

Ali Rıza Bey, düşünceli bir şekilde evine doğru yürür. Her zamankinden farklı olarak evlerinin bahçesinde fenerlerin yandığını, karısının ve kızlarının sevinçli bir şekilde kendisini karşılamaya geldiklerini görünce şaşırır, kendisini güzel bir şeyin beklediğini düşünür. Nihayet Ali Rıza Bey’e müjdeli haberi verirler. Oğlu Şevket, girdiği sınavı kazanarak 100 lira aylıkla bir bankaya memur olmuştur. Ali Rıza Bey, o gün ikinci kez gözlerini gökyüzüne kaldırır, şükür duası eder. Bugün kaybettiği işinden dolayı hissettiği üzerindeki ağır yükün, oğlu tarafından sırtlandığını görünce rahatlar.

Yirmi yaşında olan Şevket, babasının gayretleri sayesinde düzenli bir tahsil görmüştür. Memuriyete başlamasının şerefine evin bahçesinde zengin bir sofra hazırlatır. Ali Rıza Bey, bundan böyle aile reisinin Şevket olduğunu söyler ve oğlunu kendisi için hazırlanan baş iskemleye oturtur.

Ertesi gün Ali Rıza Bey, oğlu Şevket’e başından geçen olayı anlatır. İstifa etmekten başka çaresinin olmadığını söyler. Şevket, babasının doğru olanı yaptığına inanmaktadır. Ali Rıza Bey’in emekli maaşı çok az olduğu için ailenin geçimi, Şevket’in omuzlarına biner.

Hayriye Hanım, kocasının işten ayrılmasının sorumsuzca bir hareket olduğunu düşünür, kocasına hakaret dolu sözler söyler. “Seni işiten bir rütbe filan almışsın da seviniyorsun zanneder. Şirketten aldığı yüz on beş lira ile zaten kıt kanaat geçiniyorduk. Bugün onu da elinden kaçırdığını söyledin. Bu bizim için açlık demektir…Sevinip boynuna mı sarılayım? Sen de biraz insaf et!.. (…) “ben senin yerinde olsam, çocukların hatırı için buna göz yumardım.” (s.33) “Sen ne dersen de. Onların hatırı için ben, her şeye katlanırım. Çünkü ekmeksiz kalırsak onların namusu tehlikeye girer.” (s.34)

Ali Rıza Bey, bahçede çiçeklerin dibini eşelerken evlilik çağına gelmiş kızlarını düşünmeye başlar. Önce büyük kızı Fikret, gözünün önüne gelir. Fikret ağırbaşlı bir kızdır. Güzel bir kız olmadığı gibi sağ gözünde de bir leke vardır. Bu leke, Anadolu’da iken geçirdiği göz hastalığından yadigâr kalmıştır. Ali Rıza Bey, o sıralar bir yolunu bulup kızını tedavi için İstanbul’a getirememiştir. Ali Rıza Bey, daha sonra Leyla ile Necla’yı gözünün önüne getirir. Onlar, ablaları kadar zeki değillerdir fakat, çok güzellerdir. Leyla on sekiz, Necla ise on altı yaşındadır. Ali Rıza Bey, kızlarını evlendirmenin çok zor olduğunu, zamane gençlerinin evlenmekten korktuklarını bilmektedir.

Ali Rıza Bey, emekliye ayrıldığı ilk günlerde karısı Hayriye Hanım’la uzun bir süre dargın kalır. Karısının yumuşayacağını ve kendisinden özür dileyeceğini düşünür, fakat bu beklentisi gerçekleşmez. Bir süre sonra Ali Rıza Bey, kendiliğinden barışır.

Ali Rıza Bey bir aylık kısa bir süre zarfında tam anlamıyla bir emekliye benzer. Kılığı kıyafeti bozulur, pantolonunun diz kapakları, kollarının dirsekleri sarkar. Önceleri kahvehaneleri miskin insanların barınağı olarak görürken zamanla bu düşüncesi değişir. Önceleri yürüyüş yapar, kır kahvelerine gider. Zamanla çarşı ve mahalle kahvehanelerine de alışır. Oradaki bîçare insanların dertlerini dinler. Günden güne ahbapları çoğalır. Sonunda kahvehanelerin, emekli ve işsizler için aile dirliksizliğinden kaynaklanan ıstıraplara karşı sığınılacak tek köşe olduğunu anlar.

Ali Rıza Bey’in emeklilerden oluşan sekiz-on kişilik bir arkadaş grubu olur. Bunların hepsi, aldıkları emekli maaşı az olduğu için geçim sıkıntısı çeken insanlardır. Ali Rıza Bey, arkadaşları sayesinde kömürü, eti yağı en ucuza nereden alabileceğini öğrenir. Bu ihtiyarlar için kahvehane, tek kurtuluş yeridir. “Zavallı ihtiyarlar, sabah oldu mu bir yangından kaçar gibi, kendilerini evden dar atıyorlar, gece yarısına kadar kahvede oturuyorlar, kavga ediyorlar, uyukluyorlardı. Hâlbuki, onlar sıcak bir aile ocağına her zamankinden ziyade muhtaçtılar. Hep bu ihtiyarlık günlerini düşündükleri içindir ki, ailenin bin türlü zahmetlerine şimdiye kadar hiç şikayetsiz katlanmışlardı. Ne ummuşlar, ne çıkmıştı! Ya Allah esirgesin, bu kahveler de olmasaydı!” (s.43)

Ali Rıza Bey, istifa ettikten sonra yaşadığı sarsıntıyı karısının ve çocuklarının sevgisiyle atlatacağını düşünürken onlar her geçen gün babalarına karşı daha soğuk ve ilgisiz davranırlar. Ali Rıza Bey’in tek dayanağı, oğlu Şevket’tir. Onun her hareketini beğenir.

Evde her geçen gün Ali rıza Bey’in nüfuzu azalırken, çocuklar arasında da hafiften hafife kavgalar başlar. Leyla ile Necla, ailelerinin yaşayış tarzlarını beğenmezler; daha fazla giyim kuşam, eğlence, yenilik isterler. Hayriye Hanım, evin zarurî masraflarından kırparak Leyla ile Necla’ya kıyafet alır. Durumun farkına varan Fikret, kendisine üvey evlat muamelesi edildiğini söyleyerek tepkisini ortaya koyar. Ali Rıza Bey, evde seslerin yükselmeye başladığını işittiği anda ya odasına kapanır ya da sokağa kaçar. Leyla ile Necla için yaşadıkları ev, tam anlamıyla bir cehennemdir. İnsan içine çıkmak, sosyeteye girmek, dans etmek isterler.

Hayriye Hanım, bir gün kocasının yanına gelerek Şevket’in, çalıştığı bankada evli bir kadınla ilişki yaşadığını, kadının kocası bu ilişkiyi öğrenince kendisini sokağa attığını, Şevket’le evlenmezse bu kadının intihar edeceğini söyler. Ali Rıza Bey, gayet net bir tavırla, böyle bir evliliği asla kabul etmeyeceğini, şayet oğlu yine de bu kadınla evlenecek olursa onu ölmüş farz edip bağrına taş basacağını söyler. Şevket, babasının kararına saygı gösterir, fakat içten içe de üzülür. Hayriye Hanım, oğlunun göz göre göre üzüntüsünden eriyip gitmesini istemez, türlü baskılarla sonunda kocasını ikna etmeyi başarır.

Kızlar düğün için yeni elbiseler isterler. Hayriye Hanım elinde kalan birkaç elması da satar, fakat bu, evdekileri mutlu etmeye yetmez. Nihayet evin bahçesinde bol ışıklı, müzikli, danslı bir düğün yaparlar.

“İşin asıl fena tarafı Ali Rıza Bey’in, gelini Ferhunde’yi de gözü tutmaması idi. İhtiyar adam, onu ilk gördüğü günü unutamıyordu. O, namusu temizlendiği, iyi bir aileye kabul edildiği için sevincinden ağlayan mahcup, mütevazı bir kadıncağızla karşılaşacağını zannediyordu. Hâlbuki bilâkis, gayet yüksekten atan, kendisinde tükenmez haklar gören küstah, hafif, şımarık bir mahlûk buldu.” (s.61)

Leyla ile Necla, yeniliğe açık bir kadın olan yengelerini çok severler. Gayet açık fikirli ve cesur bir kadın olan Ferhunde, birkaç gün içinde evin idaresini ele geçirir. Eve tek başına hükmetmeye başlar. Fikret ise, bu kadının eve gelmesini kabullenemez, bütün gün vahşi bir inatla odasına kapanır.

Ali Rıza Bey, parası olursa tekrar evin yönetimini ele geçireceğini düşünür. Bir akşam karısına kıyafetlerini ütületir. Kendisine belki yeniden iş verir düşüncesiyle Altın Yaprak Anonim Şirketi’nin genel müdürü olan Muzaffer Bey’in yanına gider. Fakat Muzaffer Bey, acele bir işinin olduğunu söyleyerek çekip gider. Ali Rıza Bey’in bu son ümidi de böylelikle suya düşmüş olur.

Leyla ile Necla, özlemini duydukları çağdaş yaşam tarzına kavuştukları için hâllerinden son derece memnundurlar. “Ali Rıza Bey’in Bağlarbaşı’ndaki kendi gibi ihtiyar ve çürük evi, eski mahrumiyetlerinin acısını çıkarmak ister gibi çılgın bir neşe ve şenlik içinde kalkıp kalkıp oturuyordu. Haftada iki gece dostlara danslı çay veriliyor, en aşağı iki üç gece de başkalarının davetine gidiliyordu.” (s.66) “Gramofon bütün gece çalar, çılgın kahkahalar, çığlık çığlığa boğuşmalar içinde durmadan dans edilir, temelinden sarsılıyor gibi olan evin harap tavanlarından tozlar yağardı…” (s.67) Ali Rıza Bey zaman zaman kızıp köpürür, bu rezaletlere daha fazla tahammül edemeyeceğini söyler, fakat Hayriye Hanım araya girerek kocasına, “Ali Rıza Bey, çıldırıyor musun? Ne yapalım şimdi böyle geçiyor… Kızlara koca bulmak lâzım… Eve kapatılmış bir kızı bu zamanda kimse arayıp sormuyor… Bu yaptıklarımız sırf onlara hayırlı bir kısmet bulmak için… Çocuklarına hanlar hamamlar mı yaptın? Bırak bîçareler de başlarının çarelerine baksınlar…” (s.67-68) diye çıkışır. Annesiyle aynı fikirde olan Şevket de, “Baba hayat değişmiş… Emin ol ki bu eğlenceler zannettiğin kadar korkulacak bir şey yok… Şimdi bütün dünya böyle. Ne yapalım? Asrın icabatına uymaya mecburuz. Sen, başka zamanın adamı olduğun için bunların ne kadar tabiî ve zarurî olduğunu görmüyorsun.” (s.68) diyerek babasını sakinleştirmeye çalışır.

Her geçen gün artan, çığrından çıkan ev masrafları yüzünden Şevket, gece geç vakitlere kadar çalışır, bitkin bir hâlde eve gelir. Düğünden birkaç ay sonra, hesapsız kitapsız yapılan harcamaların doğal bir sonucu olarak evde para sıkıntısı baş gösterir. Alacaklılar kapıya dayanır. Ferhunde bağırıp çağırır. Leyla ile Necla da intihara kalkışırlar. Yakacak odun bulamadıkları günlerde ev halkı yorganlara, battaniyelere sarınarak oturur. Fakat tüm imkansızlıklar içinde bile evde davetler verilir, eğlenceler düzenlenir.

Hayriye Hanım, kocasına Leyla ile Necla’yı isteyenlerin olduğunu söyler, kendisinin de davetlilerin arasına katılmasını, damat adaylarıyla konuşarak onların huylarını, ahlâklarını öğrenmesini ister. Buna itiraz etmeyen Ali Rıza Bey, davetlilerin arasına katılır, fakat gençlerden hiçbirini gözü tutmaz. “Yirmişer, yirmi ikişer yaşında terbiyesiz, cahil, küstah mahalle çocukları… Kimi kumardan, kimi kadından, kimi büyük borsa ve ticaret manevralarından, kimi yediği veya beklediği büyük miraslardan hayret verici bir yüzsüzlükle bahseden çeşitli serseriler… kokainci, şişkin, ayyaş çehreleri… Sırf gafil kız çocuklarını kandırmak için aileler içine sokulmuş ihtiyar tilkiler…” (s.71-72)

Evin üst katındaki bir odada kendi kendine yaşayan Fikret, bir gece babasını yanına çağırarak evlenmek istediğini söyler. Fikret, babasını olan bitene sessiz kalmakla suçlar. Bir uçuruma doğru sürüklendiklerini, hiç olmazsa kendisini bu cehennemden kurtarmak için evlenmek istediğini anlatır. Fikret’in evlenecek olduğu Tahsin Bey, elli yaşlarında, Adapazarı’nda bağı bahçesi olan, hâli vakti yerinde olan bir adamdır. Karısını geçen sene kaybeden Tahsin Bey’in üç tane de çocuğu vardır.

Fikret, ailesinin kendisine almak istediği hiçbir eşyayı kabul etmez, Adapazarı’na giderken de ailesinden hiç kimsenin kendisine refakat etmesini istemez. Evden çıkarken kardeşlerine veda etmez, ağlayarak boynuna sarılmak isteyen annesini sinirli bir şekilde iter. Yalnız, tren hareket etmeye başladığında, vagonun penceresinden eğilerek babasına “Üzülme baba… Darda kalırsan bana gelirsin; sana kendi evladım gibi bakarım.” (s.75) der.

Fikret’in Adapazarı’na gitmesiyle, ağacın yapraklarından biri kopmuş olur.

Ali Rıza Bey, bir an önce Leyla ile Necla’ya hayırlı kısmetler bulup onları başından atmak ister. Evde verilen müzikli ve danslı eğlencelerde damat aramaya devam edilir. Leyla ile evlenmek isteyen kırk yaşlarında bir komisyoncu, diktirdiği kıyafetin borcunu bir senedir terziye ödemeyen bir dolandırıcı çıkar. Yine böyle bir kısmet de Necla’ya çıkar. Fakat yirmi sekiz yaşındaki bu gencin altmış yaşlarında zengin bir metresinin olduğu, bu yaşlı kadının parasıyla sağda solda hava tığı ortaya çıkar.

Zamanla Ali Rıza Bey’in düşünce ve tavırlarında değişmeler görülür. “Eskiden kızlarının yabancı erkeklerin kucağında dans ettiğini, onlarla ağız ağıza konuşup gülüştüğünü, tenha yerlerde kol kola gezdiğini gördükçe hırsından kendi kendini yerdi. Şimdi, bu acıyı ve utancı eskisi kadar duymuyor, kızlarının şu sayede belki iyi birer koca avlayacağını ümit ederek, bütün yolsuzluklara göz yumuyordu.” (s.79)

Yine bir gece Hayriye Hanım, elinde kahve tepsisiyle kocasının yanına gider. Şevket’in evin masraflarını karşılamakta çok zorlandığını, bu arada pek çok kişiye de borçlandığını, bu nedenle acilen para bulmaları gerektiğini söyler. Nihayet dilinin altındaki baklayı çıkarır; evi rehin göstererek Emniyet Sandığı’ndan bir miktar para alacaklarını, bu parayı da Şevket’in altı ay içinde ödeyeceğini söyler. Ali Rıza Bey, bu işe önce şiddetle karşı çıkar, fakat durumun ciddiyetini düşününce itiraz etmekten vazgeçer. Birkaç gün içinde gerekli işlemler tamamlanır ve Emniyet Sandığı’ndan dört yüz lira para alınır. Şevket’in zarurî borçları ödendikten sonra geriye kalan para çocuklar arasında yağma edilir. On bir gün sonra para biter.

O sene kış çok şiddetli geçer. Odun alacak para bulamayınca Ali Rıza Bey, eline bir testere alır ve bahçedeki ağaçları keser. Bir süre bu odunları yakarak ısınırlar. Çocuklar, yeni elbiseler alınmadığı için eski, sökük, yırtık elbiseleriyle idare etmek zorunda kalırlar. Hayriye Hanım da evdeki değerli eşyaları birer birer satmaya başlar. Yine alacaklılar kapıya dayanır. Ferhunde ise evde kıyameti koparır. “Nereden düştüm bu dilencilerin içine? Hem kocamın ekmeğini yiyorlar, hem bana kafa tutuyorlar. Siz başımızda olmasanız biz, iki kişi gül gibi geçiniriz!” (s.91)

Şevket, bankaya ait yüklüce miktardaki parayı gizlice alıp harcar, tekrar yerine koyamayınca da tutuklanarak hapse atılır. Bir buçuk sene hapse mahkûm edilir. Böylece, ağacın yapraklarından biri daha kopmuş olur.

Şevket hapse girince aile, Ali Rıza Bey’in otuz buçuk liradan ibaret olan emekli aylığıyla geçinmek zorunda kalır. Bu arada Leyla’ya bir kısmet çıkar. Kırk beş yaşlarında bir manifaturacı, Leyla’yı mağazasında görmüş ve çok beğenmiştir. Fakat söz kesildiği günün akşamında Leyla bu adamla evlenmek istemediğini söyler.

Ferhunde, kocası hapse girdikten sonra daha bir aksileşir, evdeki herkesle tartışır, kavga eder. Ali Rıza Bey’le Hayriye Hanım son derece sabırlı davranırlar. Bir zaman sonra Ferhunde, sık sık sokağa çıkmaya ve akşamları eve geç gelmeye başlar. Bazı geceler, akrabasında kalacağını söyleyerek eve hiç gelmez. Yine böyle eve gelmediği birkaç günden sonra Ferhunde’den bir mektup alırlar. “Senelerden beri sabrettim; fakat artık sefalete tahammülüm kalmadı. Bir daha evinize dönmemek mecburiyetindeyim. Şevket’e söyleyin, beni mazur görsün. Bir insanlık eder de kolayca ayağımın bağını çözerse minnettar olur ve başımın çaresine bakarım…” (s.101)

Ali Rıza Bey, oğlunu ziyarete gider. Olanları anlattıktan sonra oğluna Ferhunde’nin mektubunu gösterir. Şevket, karısının evi bırakıp gitmesini şaşılacak bir sakinlikle, gayet normal karşılar. Ali Rıza Bey, oğlunun bu olay karşısındaki sakin tavrını görünce şaşırır. “Bu işin er geç böyle biteceğini biliyordum… fakat bu kadar çabuk kurtulacağımızı doğrusu pek ümit edememiştim. Hepimize geçmiş olsun baba.” (s.103) “Zindanların en büyüğünden kurtuldum. Beni bu saatte buradan çıkarıp seninle beraber eve gönderselerdi bu kadar memnun olamazdım.” (s.104)

Ferhunde’nin evden kaçmasından sonra, Ali Rıza Bey evin yönetimini tekrar ele geçirir. Evdeki danslı, müzikli davetlere, eğlencelere son verilir. Leyla ile Necla’nın da sık sık dışarıya çıkmalarına izin verilmez.

O yaz Leyla’yı, Abdülvehhap adında bir Suriyeli istetir. Leyla’yı Üsküdar vapurunda görüp beğenmiş ve onunla evlenmeye karar vermiştir. Ailedeki herkes, Leyla’nın zengin bir Arapla evlenip lüks bir yaşam süreceğini düşünerek sevinçten havalara uçar. Abdülvehhap Bey ile Leyla her gün sokağa çıkar, gezip dolaşırlar. Bir gün Leyla, nişanlısıyla Çamlıca’da gezerken eski arkadaşlarıyla karşılaşır. Durup onlarla konuşur. Namusuna aşırı derecede düşkün olan Abdülvehhap Bey, Leyla’ya kırıcı sözler söyler, hakaret eder. Genç kız da aynı şiddette karşılık verir. O akşam dargın ayrılırlar.

Bu olaydan sonra Abdülvehhap Bey, bir hafta ortalıkta görünmez. Nihayet Abdülvehhap Bey’den Ali Rıza Bey’e bir haber gelir. Habere göre Abdülvehhap Bey, Leyla’nın sokakta uygunsuz kişilerle konuştuğunu, namuslu hiçbir erkeğin bunu kaldıramayacağını, şayet küçük kızı Necla’yı verirse bunu seve seve kabul edeceğini söylemiştir.

Ali Rıza Bey, bu haberi duyunca Abdülvehhap Bey’in sağlam bir ayakkabı olmadığını anlar. Bu olayda Leyla’nın hiçbir kabahati yoktur. Ali Rıza Bey, bu adamın nişan yüzüğüyle birkaç hediyesini göndermeyi düşünür. Bu sırada şaşılacak bir olay olur. Necla, yaşından beklenmeyecek bir pişkinlikle babasının karşısına dikilerek “Ne yapıyorsun baba… Çıldırdın mı? Kısmetime ne hakla mani olacaksın? Mademki Abdülvehhap Bey beni istiyormuş… Kardeşimin yerine beni verirsin, olur biter…” (s.110) der. Ali Rıza Bey, Necla’nın, kardeşine ağır hakaretlerde bulunan bir adamla evlenmek istemesinin çok çirkin bir davranış olduğunu düşünür. Çocuklarının bu derece düşmüş, bayağılaşmış olmalarını kabullenemez, bir köşeye çekilip hıçkıra hıçkıra ağlar. Hayriye Hanım ise, böyle zengin bir damat bulmanın çok zor olduğunu, bu nedenle Necla’nın isteğini düşünmek gerektiğini söyler.

On beş gün sonra Necla, Abdülvehhap Bey’le beraber Suriye’ye gider. Necla’nın evden ayrılmasıyla ağacın üçüncü yaprağı da kopmuş olur.

Ali Rıza Bey kışa doğru Bağlarbaşı’ndaki evini satar, tüm borçlarını temizler. Elinde kalan parayla da Dolap sokağında iki odalı, karanlık, harap bir ev satın alır.

Leyla yaşadığı bu acı olaydan sonra yatağa düşer ve kırk beş gün kalkamaz. Bu süre zarfında çok zayıf düşer. Bir süre sonra yeniden eski neşesine kavuşur, sokağa çıkar, gezip eğlenir. Ali Rıza Bey, kızını hasta olarak gördüğünden onun kalbini kıracak sözler söylemeye bir türlü dili varmaz.

Necla, zengin ve lüks bir yaşam ümidiyle gittiği Beyrut’ta hayal kırıklığına uğrar. Saray gibi bir ev beklerken, tavuk kümesini andıran küçücük bir evle karşılaşır. Abdülvehhap Bey’in üçüncü karısı dokuz ay önce ölmüş olduğundan bu kadının iki küçük çocuğuna bakma görevi de Necla’ya düşer. Evin içinde iki ortak, aksi bir kayınbaba ve yarım düzineden fazla çocuk arasındaki bu hayat, Necla için cehennemden farksızdır.

Bir gün Ali Rıza Bey, kahvehane arkadaşlarından olan emekli bir binbaşıdan, kızı Leyla’nın yaklaşık iki aydır, evli ve çoluk çocuk sahibi bir avukatla metres hayatı yaşadığını öğrenir. Sinirli bir şekilde evine gelen Ali Rıza Bey, kızına birkaç soru yöneltir. Söylenenlerin doğru olduğunu anlayınca Leyla’yı evden kovar. Ağacın dördüncü yaprağı da kopmuş olur.

Bu olay Ali Rıza Bey’i derinden yaralar. O geceden sonra hafif bir felçlik geçirir, çenesi biraz yana çarpılır, dili belli belirsiz peltekleşir. İnsan içine çıkmaya utandığından bir süre evden dışarı çıkmaz. Birkaç ay sonra, eline bastonunu alarak sokağa çıkar, kahvehaneye gider, emeklilerden oluşan eski arkadaş grubuna tekrar katılır.

Bu arada Leyla, sevgilisinin Taksim’de tuttuğu küçük bir apartman dairesinde yaşamaktadır. Avukat, Leyla’yı gerçekten çok sevmektedir. Onu nikâhı altına almak ister, fakat karısından bir türlü boşanamaz. Avukat, cadaloz karısından haftada ancak bir ya da iki gece kaçıp Leyla’nın yanına gelebilir. Bu yüzden Leyla, çoğunlukla yalnız kalır.

Ali Rıza Bey evin içinde “Leyla” isminin geçmesine izin vermez. Çocuklarıyla birlikte çekilmiş olduğu eski bir resimden Leyla’yı makasla keserek çıkarır. Hayriye Hanım, kocasıyla kızını barıştırmak için büyük çaba gösterir.

Bir gün Ali Rıza Bey, evine geldiğinde karşısında Leyla’yı görür. Leyla ağlayarak babasının boynuna sarılır. Hayriye Hanım’la kızı Ayşe de Ali Rıza Bey’e kızını affetmesi için yalvarırlar. Fakat tüm bu çabalar boşunadır. Ali Rıza Bey, kızını bir daha dünya gözüyle görmeyeceğine dair ettiği yemine sadık kalır, gözleri kapalı bir hâlde, “Beyhude yoruluyorsunuz… Benim artık Leyla isminde bir kızım yok. Biz, birbirimiz için ölmüş sayılırız.” (s.128) diyerek inadını sürdürür.

Leyla gittikten sonra Ali Rıza Bey ile karısı arasında şiddetli bir tartışma yaşanır. Bu kavgadan sonra Ali Rıza Bey, bu evde artık daha fazla kalamayacağını anlar. Bohçasını hazırlar ve kızı Fikret’in yanına gitmek üzere evi terk eder.

Ali Rıza Bey, Adapazarı’na gelir, fakat gördüğü soğuk muamelelerden, kızı Fikret’in burada hiç de rahat olmadığını anlar. Buranın da başka türlü bir cehennem olduğunu düşünen Ali Rıza Bey, kızının yanında ancak on beş gün kalabilir.

Ali Rıza Bey, Adapazarı’ndan döndükten sonra bir daha evine uğramaz. İki gün orada, üç gün burada avare bir şekilde dolaşır. Kışa doğru hastalanır, eski tanıdıklarından birinin yardımıyla hastaneye yatırılır. Bir gün Hayriye Hanım’la Leyla hastaneye gelirler, ağlaya ağlaya Ali Rıza Bey’in boynuna sarılırlar. İhtiyarlık ve hastalık, Ali Rıza Bey’in sinirlerini iyiden iyiye gevşetmiş, inadını kırmıştır.

Bu arada Hayriye Hanım, Dolap sokağındaki evi kiraya vermiş, avukatın Taksim’de tuttuğu apartman dairesine gelerek kızı Leyla ile birlikte kalmaya başlamıştır. Ali Rıza Bey’i hastaneden çıkarıp doğru bu daireye getirirler, güneş gören ve denize bakan güzel bir odaya yerleştirirler. Ali Rıza Bey, düzenli bir şekilde yiyip içince kısa sürede iyileşir.

Ali Rıza Bey, artık hiçbir şeye karışmaz, paranın nereden geldiğini sormaz. Sadece, ailesine tekrar kavuştuğu için çok mutlu olur. Ara sıra, avukatın apartman dairesinde verdiği davetlere katılır, on beş yaşına gelmiş olan en küçük kızı Ayşe ile gülünç danslar ederek ortamı neşelendirir.

“Evde oturmaktan sıkıldığı vakit onu tertemiz giydiriyorlar, açık bir arabaya bindirerek hava almaya gönderiyorlar.

Ali Rıza Bey, o günlerde, bayram elbiseleriyle bayram beşiğine binmiş çocuklar kadar neşelidir. Yalnız, sokaklardaki kalabalığın içinde ara sıra eski kahve arkadaşlarından bazıları ile göz göze gelmese…” (s.134)

SİS ŞİİRİ TAHLİLİ / RUŞEN

Sis

Satrmış yine âfâkını bir dûd-ı muannid,
Bir zulmet-i beyzâ ki peyâpey mütezâyid,
Tazyikının altında silinmiş gibi eşbâh;
Bir tozlu kesâfetten ibâret bütün elvâh;
Bir tozlu ve heybetli kesâfet ki nazarlar
Dikkatle nüfûz eyleyemez gavrine, korkar.
Lâkin sana lâyık bu derin sütre-i muzlim,
Lâyık bu tesettür sana, ey sahn-ı mezâlim;
Ey sahn-ı mezâlim… Evet, ey sahn-ı garrâ,
Ey sahne-i zî-şa’şaa-i hâile-pirâ!
Ey şâ’şaanın, kevkebenin mehdi, mezârı;
Şarkın ezeli hâkime-i câzibedârı;
Ey kanlı muhabbetleri bî-lerziş-i nefret
Perverde eden sine-i meshûf-i sefâhet;
Ey Marmara’nın mâi deragüşu içinde
Ölmüş gibi dalgın uyuyan tûde-i zinde;
Ey köhne Bizans, ey koca fertût-i müsahhir
Ey bin kocadan arta kalan bîve-i bâkir;
Hüsnünde henüz tâzeliğin sihri hüveydâ;
Hâlâ titirer üstüne enzâr-ı temâşâ.
Hâricden, uzakdan açılan gözlere süzgün,
Çeşmân-ı kebudunla ne mûnis görünürsün.
Mûnis, fakat eıı kirli kadınlar gibi mûnîs;
Üstünde coşan giryelerin hepsine bi-his.
Te’sis olunurken daha, bir dest-i hıyânet
Bünyânına katmış gibi zehr-âbe-i lânet.
Hep levs-i riyâ dalgalanır zerrelerinde,
Bir zerre-i safvet bulamazsın içerinde.
Hep levs-i riyâ, levs-i hased, levs-i teneffü
Yalnız bu… ve yalnız bunun ümmîd-i tereffü’.
Milyonla barındırdığın ecdâd arasından,
Kaç nasiye vardır çıkacak pâk ü dırahşan;
Örtün, evet, ey hâile.. örtün evet ey şehr;
Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!..
Ey debdebeler, tantanalar, şanlar, alaylar;
Katil kuleler, kal’alı zindanlı saraylar;
Ey dahme-i mersûs-ı havâtır, ulu mâbed;
Ey gırra sütunlar ki birer dîv-i mukayyed.
Mâzîleri âtilere nakl etmeğe me’mur,
Ey dişleri düşmüş, sırıtan kafile-i sûr;
Ey kubbeler, ey şanlı mebânî-i münâcât;
Ey doğruluğun mahmîl-i ezkârı minârât;
Ey sakfı çökük medreseler, mahkemecikler;
Ey servilerin zıll-ı siyâhında birer yer
Te’min edebilmiş nice bin sâil-i sâbir,
Geçmişlere rahmet,. diyen elvâh-ı mekabir;
Ey türbeler, ey her biri pür-velvele bir yâd,
İkaz ederek sâmit ü sâkin yatan ecdâd;
Ey mâ’reke-i tıyn u gubâr eski sokaklar,
Ey her açılan rahnesi bir vak’a sayıklar;
Virâneler, ey mekmen-i pür hâb-ı eşirrâ;
Ey kapkara damlarla. birer mâtem-i ber-pâ
Temsil eden âsüde ve fersûde mesâkin,
Ey her biri bir leyleğe, bir çaylağa mavtın
Gam-dide ocaklar ki merâretle somurtmuş,
Yıllarca zamandan beri tütmek ne… unutmuş,
Ey mîdelerin zehr-i tekazâsı önünde
Her zilleti bel’eyleyen efvâh-ı kadide,
Ey fazl-ı tabiatle en âmâde ve mün’im
Bir fıtrata makrün iken aç, âtıl u âkım,
Her nîmeti, her fazlı, her esbâb-ı rehâyı
Gökten dilenen züll-i tevekkül ki… mürâyi!
Ey savt-ı kilâb, ey şeref-i nutk ile mümtaz,
İnsanda şu nankörlüğü tel’in eden âvâz,
Ey girye-i bi-fâide, ey hande-i zehrin,
Ey nâtıka-i acz ü elem; nazra-i nefrîn:
Ey cevf-i esâtîre düşen hâtıra; nâmus,
Ey kıble-i ikbâle çıkan yol: reh-i pâbûs,
Ey havf-ı müsellâh, ki hasârâtına râci’
Öksüz, dul ağızlardaki her şekve-i tâli’;
Ey şahsa -masüniyet ü hürrîyete makrun
Bir hakk-ı teneffüs veren efsâne-i kanun,
Ey vâ’d-ı muhâl, ey ebedi kizb-i muhakkak ,
Ey mahkemelerden mütemâd sürülen hak;
Ey savlet-i evhâm ile bîtâb-ı tahassüs
Vicdanlara temdid edilen gûş-ı tecessüs,
Ey bim-i tecessüsle kilitlenrniş ağızlar,
Ey şöhret-i milliye ki, mebguz u nıııhahkar;
Ey seyf ü kalam, ey iki mahıkum-ı siyâsi,
Ey behre-i fazl u edeb, ey çehre-i mensî;
Ey bâr-ı hazerle iki kat gezmeğe me’luf;
Eşrâf u tevabi’ koca bir unsur-ı mâ’ruf;
Ey re’s-i fürübürde ki ak hak, fakat iğrenç;
Ey tâze kadın, ey onu tdkîbe koşan genç;
Ey mâder-i hicrân-zede, ey hemser-i muğber,
Ey kimsesiz, âvâre çocuklar… hele sizler!..
Hele sizler!
Örtün, evet ey hâile… örtün, evet ey şehr
Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!..

Tevfik Fikret

Tahlili :

Realiteden nefret eden Servet-i Fünün’cular, ruhlarını tabiat,aşk ve hayal ile avutmaya alışırlar. Fikret ”SİS” adlı şiirini derin bir ümitsizlik ve yalnızlık ruh hali içerisinde kaleme almıştır. ”SİS” şiirinde Fikret’in kötümserliği,İstanbul’un maddi,manevi bütün varlığına karşı duyulmuş kuvvetli bir nefret halinde kendini gösteriyor.Türk edebiyatında İstanbul ilk defa SİS ile menfur ve mel’un bir şehir olarak ele alınmıştır.Eski Türk edebiyatında Nedim ve Nabi İstanbul’u yüksek bir medeniyet ülkesi olarak tasvif etmişlerdi. Fikret’in bu ”mel’un şehir” görüşünü,batılı yazarlardan almış olması çok muhtemeldir.Galatasaray ve Kolej muhitinde yabancılarla yakın temasta bulunan Fikret’in onların umumiyetle Şarka,Osmanlı İmparatorluğuna ve İstanbul’a bakış tarzını benimsemiş olması da mümkündür.

Fikret’in İstanbul’a bakış tarzı,kendisinden sonra,Meşrutiyet ve ilk Cumhuriyet devirlerinde Türk edebiyatına çok tesir etmiştir.

”SİS” şiirinin kuvvetli, sadece Fikret’in nefret duygusunun şiddetinden değil,aynı zamanda sanatının hususiyetinden ileri gelir.Fikret’in şiiri de resmin tesiri altındadır.Servet-i Fünün’cular gibi o da bir manzarayı,bütün teferruatına kadar tasvir etmekten ve ona bir ruh hali vermekten hoşlanıyor.

”SİS”,Servet-i Fünün edebiyatının başlıca ifade mekanizmasını teşkil eden şu esasa dayanıyor: dış dünya ile ruh hallerini birleştirmek;başka bir deyişle maddiyi manevi maneviyi d maddi kılmak.Fikret ”SİS” te İstanbul’un maddi unsurlarını şehrin ruhunun dış görünüşü olarak tefsir ediyor.Başta sis ve arkasından hayal meyal seçilen şehir tasvir olunmuştur.Daha sonra şehrin şairde bıraktığı umumi intiba, maddi güzellik ile ”ahlak çöküşünü” birleştiren ”güzel fahişe” imajıyla anlatılıyor.Bunu şehrin mimarisinin tasvir ve tesfiri takip ediyor.Nihayet, onun bozulmuş ruhundan ve insanlarından bahsolunuyor.Bu geniş, kasvetli,karanlık,köhne,kokuşmuş manzaranın üzerinde sis tekrar edilen ”örtün…” beyti ile nefret ve lanet dolu bulutlar gibi dolaşır.Gözlerimiz bu korkunç tabloyu izlerken kulaklarımız şairin nefret ve merhamet dolu ”ey” nidalarıyla doluyor.Fantastik bir maceraya ağır ve boğucu bir musiki refakat ediyor. ”SİS” şiiri,bir tek hakim duygunun tesiri altında kaynaşan ve aynı duyguya iştirak eden bir sürü teferruattan mürekkeptir.Şairin teferruatı şiirde nasıl işlediğini inceleyelim;

1 Şiirin başında sisin anlatıldığını söylemiştik.Fikret burada sisin maddi görünüşü ile manevi tesirlerini tasvir ediyor.
2 İkinci kısımda konu şehrin bıraktığı genel intibadır.Şehir onüç mısra devam eden ”güzel fahişe” imajı ile tasvir ediliyor.Servet-i fünün’cularda güzellik ve ahlak kavramlarından güzellik ön plana çıkarken,Fikret’te ahlak kavramı önplanda yer almaktadır.Üzerinde durulması gereken önemli noktalardan biri de Fikret’in İstanbul’un kendisinden değil,içerisindeki ahlaki çöküşten nefret ettiği gerçeğidir.
3 Üçüncü kısımda, her mısrada şehrin mimarisini oluşturan unsurlardan biri ele alınıyor.Fikret’in bu noktada tasvir tarzı korkunçtur.ona göre kuleler kanlı, surlar dişleri düşmüş sırıtan kafile gibidir.
İstanbul’u bu yönleriyle ele alan Fikret’i tarihe ve dine büyük bir sevgi beslememesine bağlayabiliriz.
4 Bu şehri sukut ettiren amiller nelerdir?”SİS”in son kısmında şair bu soruya cevap vermiştir.Bu şehri dolduran insanların ruh çürümüş,ahlakı bozulmuştur.Bu şehirde açlık korkusu ile her alçaklığı yutan insanlar yaşar.Onları bu yaşayışa iten ”tevekkül” anlayışlarıdır.Allah’a inanan ve güvenen insan fikrine karşı,kendine ve tabiata inanan ve güvenen insan fikrini ortaya koydu.Ona göre istikbali yaratacak olan Haluk böyle bir tip olacaktı.

Fikret’e göre Abdülhamit korktuğu için milleti sindirmiş,anayasayı ortadan kaldırmış,ordu ve memur sınıfı siyasi mahkum derecesine düşmüştür.Memleket meselelerine kayıtsız olan gençlik ise kadın peşinde koşmaktadır.Baştan sona kadar nefret hissi içinde olan ”SİS” hicranlı annelere,kimsesiz ve avare çocuklara karşı olan merhamet hissi ile sona erer. ”SİS” şiirinde Fikret, Meşrutiyet’ten önceki sanatının doruk noktasına erişir.”SİS” in üslubu Servet-i Fünun’cuların ”pitoresk ve müzikal üslup” ideallerine tamamıyla uygundur.Onların yabancı kelime ve terkiplere düşkünlükleri bundandır.Varlıkları ayrı ayrı tas ve tasvir endişesi,,onları sıfat ve isim tamlamalarına götürüyor.Farsça terkip mekanizması,küçük imajlara bir bütünlük veriyordu.Dil musikisi de onlara yabancı kelimeleri sevdirmiştir.”SİS”in mısraları ayrı ayrı incelenirse, burada bir sürü fonetik oyunları görülür. Namık Kemal ve Ziya Paşa’da, mücerret fikirlerin vezin ve kafiyeye sokulmasından ibaret olan sosyal şiir, Fikret’te çok sanatkarane bir şekil alır.Onda bahis konusu olan artık ‘prensipler’ ve ‘hikmetler’ değil, hayattan alınma sahneler ve manzaralardır.Sonuç olarak Fikret düşünce ve duygularını Canlı tablolar haline koydu ve onlara hitabete elverişli, heyecanlı bir sentaks ve musiki verdi.

[alıntı]

Tevfik Fikret’in “Sabah Olursa” Şiiri/ Rıza BAĞCI

Sabah Olursa

Bu memlekette de bir gün sabah olursa, Halûk,
Eğer bu memleketin sislenen şu nâsiye-i
Mukadderâtı, kavî bir elin kavî, muhyî
Bir ihtizâz-ı temâsıyla silkinip şu donuk,
Şu paslı çehre-i millet biraz gülerse… O gün
Ben ölmemiş bile olsa, haya pek ölgün
Bir irtibâtım olur şüphesiz; -O gün benden
Ümîdi kes, beni kötrüm ve boş muhîtimde
Merâretimle unut; çünkü leng ü pejmürde
Nazarlarım seni mâziye çekmek ister; sen
Bütün hüvviyet ü uzviyyetinle âtîsin:
Terennüm eyliyor el’an kulaklarımda sesin!

* * *

Evet, sabah olacaktır, sabah olur, geceler,
Tulû-i haşre kadar sürmez; akıbet bu semâ,
bu mâi gök bize bir gün acır; melûl olma.
Hayatta neş’e güneştir, melâl içinde beşer,
Çürür bizim gibi… Siz, ey fezâ-yı ferdânın
Küçük güneşleri, artık birer birer uyanın!
Ufukların ebedî iştiyâkı var nûra.
Tenevvür… Asrımızın işte rûh-ı âmâli;
Silin bulutları, silkin zılâl-i ehvâli;
Ziyâ içinde koşun bir halâs-ı meşkûra.
Ümidimiz bu: Ölürsek de biz, yaşar mutlaka.
Vatan sizinle, şu zindan karanlığından uzak!

8 Eylül 1321 / 21 Eylül 1905

Tevfik Fikret’in Sabah Olursa adlı şiiri, 8 Eylül 1321/21 Eylül 1905 tarihini taşır. Bu şiiri anlayabilmek için, bu şiirin yazıldığı yılı ve o yıla giden yılları bilmek gerekir. 1905 yirminci yüzyılın daha başlangıcıydı ve ondan önceki on dokuzuncu yüzyıl ise, “imparatorluğun en uzun yüzyılıydı.” On dokuzuncu yüzyılda imparatorluğun problemleri hızla artmış, âdeta içinden çıkılamayacak bir hâle gelmişti.

On dokuzuncu yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu, Batılı siyaset adamlarının dilinde “Hasta Adam” idi. Meselâ, daha yüzyılın ortalarına gelmeden (1831-1839) devlet, valisiyle başa çıkamıyor, valisi karşısında defalarca hezimete uğruyor ve içinde düştüğü bu zor durum karşısında Rusya, İngiltere ve Fransa’dan yardım istemek zorunda kalıyordu.1 Yine on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında devlet içeride ve dışarıda yüksek faizlerle hızla borçlanıyor ve kısa bir süre sonra da, bu borçlarının faizlerini bile ödeyemecek bir hâle geliyordu.2 Tam bu hâldeyken, 1877 – 1878 Osmanlı – Rus Savaşı patlak veriyor, devlet ağır bir yenilgiye uğruyor ve sonunda Ayastefanos ve Berlin Antlaşmaları’yla Rumeli’de ve Anadolu’da birçok topraklarını kaybediyor, Rusya’ya milyonlarla Frank savaş tazminatı ödemek zorunda kalıyor3, maliyesi alt üst oluyordu. Bu arada 1877 – 1878 Osmanlı – Rus Savaşı bahane edilerek Meclis kapatılıyor, demokratik gelişimin önü tıkanıyordu. Sefil bir istibdat topluma darbeler vuruyor, bu durum karşısında Genç Türklerin bazısı fikirlerini terk ederek veya uzaklaşarak Sultanın hizmetinde memuriyet buluyor4, bunu onuruna yediremeyenler ise âdi bir mücrim gibi sürgün, hapis ve çeşitli acılara maruz kalıyordu5. Diğer yandan, devrin sömürgeci büyük devletleri, bu “Hasta Adam’ın” ölümünü ve mirasının paylaşımını bekliyordu. O daha ölmeden en değerli parçaları ondan koparılıyordu. 1881 yılında Tunus Fransızlar tarafından, 1882 yılında Mısır İngilizler tarafından, 1885 yılında Doğu Rumeli Bulgaristan tarafından işgal edilmişti. Bir müddet sonra 1897 yılında Girit Yunanistan tarafından işgal edilmiş, hükümet Girit’in özerkliğini kabul etmek zorunda kalmıştı6.

Bütün bu büyük felâketler karşısında padişah II. Abdülhamit’in çeşitli gerekçelerle uygulamaya koyduğu koyu bir baskı yönetimi, yapılan birçok reformlara ve aydınlanma hareketlerine rağmen7 ülkeyi bunaltıyor bazen yaşanmaz bir hâle getiriyordu. Ülkede ordu, hükümet, saray, ulema ve bürokrasi arasındaki hassas dengeler bozulmuş, merkeziyetçi bir idare iyice yerleşmiş, bütün yetkiler Yıldız’daki padişahta toplanmıştı.

Ülkenin geleceğinden endişeli, belki de bu yüzden fazlaca vehimli ve şüpheci padişah, görünüşte güçlü bir istihbarat teşkilatı kurarak herkesi, düşündüklerini söylemekte ve yazmakta çekinir bir hâle getiriyordu8. Devlet halkından korkuyor, aydınından korkuyor, bürokrasisinden korkuyor, öğrencisinden korkuyor, onlara potansiyel tehlike olarak bakıyordu. Zararlı fikirlere sahip oldular diye, üniversite öğrencileri okullarından atılıyor, muzır yayın diye kitap, dergi ve gazetelerin basımı yasaklanıyor9, çeşitli aydın fikirli memurların ya görevlerine son veriliyor veya imparatorluğun en ücra yerlerine sürülüyor ve bütün bunlar devletin bekası, ülkenin birliği, bütünlüğü adına yapılıyordu.

Bu şartlar altında bütün ülkede, hemen herkese derin bir melânkoli, hayattan bezginlik, ümitsizlik ve karamsarlık egemen oluyor, toplumun önemli bir bölümünde bir nemelâzımcılık yaygınlaşıyordu10. Hemen herkes kendi derdine düşüyor, küçük çıkar hesapları peşinde koşuyordu. Âdeta sosyal sorumluluk duygusu ve bilinci bütünüyle kaybolmuştu11. Konuşması gerekenler susuyor, susması gerekenler ise konuşuyordu. Halk bunalmış ve sesi kesilmiş bir şekilde bekliyordu12. Toplumun bütün etkin olması gereken kesimleri, sanki üzerlerine ölü toprağı silkilmişcesine duruyor, gazetecilik güdümlü bir hâle geliyor ve gazeteler, suya sabuna dokunmayan magazin haberleri, çeşitli okulların açılış ve kapanış duyuruları, hükümet erkânı ve padişahın katıldığı resmî törenlerin şatafatlı, fakat içi boş konuşmalarıyla yani yapay bir gündemle doluyordu. Bunun yanında, sosyal ve siyasî hayatla pek ilgisi olmayan resimli, eğlenceli dergiler, büyük bir gelişme gösteriyor, bunların sayıları hızla artıyordu13.

İşte Osmanlı Türkiye’si, yirminci yüzyılın ilk yıllarına, yani Tevfik Fikret’in Sabah Olursa şiirini yazdığı yıllara, genel çizgileriyle panoramasını çizdiğimiz bu şartlar altında girmişti. Fikret, bu şâir olarak ülkenin içinde bulunduğu bu şartlardan derinden etkilenmiş, kâh Ömr-i Muhayyel’i (1898) yazarak her hakikatten uzak, herkese meçhul bir diyara gitmek, kaçmak, bütün insanlardan uzak orada yaşamak istemiş, kâh Gayya-yı Vücut’u (1899) yazarak hayatı “solucanlarla, sülüklerle, yılanlarla dolu” kokuşmuş bir bataklığa benzetmiş, kâh Sis’i (1902) yazarak imparatorluğu sembolize eden imparatorluk başkenti İstanbul’u mel’un ve menfur bir şehir olarak tasvir etmiş ve yaşlı, ahlâksız bir kadına benzetmişti.

Bütün bu şiirlerinde karamsar, bedbin ve gelecekle ilgili bütün umutlarını yitirmiş, melânkoli içinde kıvranan Rübab-ı Şikeste şâirinin, 1905 yılında yazdığı Sabah Olursa şiirinde hayat karşısında takındığı tavır, önemli bir değişikliğe uğrar. “Sabah Olursa şiiri, Fikret’in içinde, büyümen oğlu ile beraber sosyal bir kurtuluş ümidinin uyandığını gösterir”14. 1895’te doğan Haluk, bu şiirin yazıldığı 1905’te on yaşındadır. Fikret, bütün umutlarını, ülkenin bütün geleceğini oğlu Haluk’a ve onun neslinin içinden çıkacak bir kahramana bağlamıştır. Burada,

Bu memlekette de bir gün sabah olursa, Haluk,

Mısraı, şiirin en güçlü, en güzel mısraı olarak dikkat çeker, ayrıca bu mısra, ülkenin aydınlık geleceğine karşı duyulan büyük bir özlemi de ifade eder:

Bu Memlekette de bir gün sabah olursa, Haluk,
Eğer bu memleketin sislenen şu nâsiye-i
Mukadderatı, kavî bir elin kavî, muhyî
Bir ihtizâz-ı temâsıyla silkinip şu donuk,
Şu paslı çehre-i millet biraz gülerse…

Yukarıdaki mısralar Fikret’in kurtuluşu, bir sosyal sınıftan değil, kuvvetli ve diriltici, güçlü bir elden, iradeli bir insandan beklediğini gösteriyor. Bütün toplumu sükût etmiş gören, milyonlarca insan içinde pâk ve temiz çıkacak pek az alın bulunabileceğini söyleyen ve mizaç itibarıyla da bireyci olan Fikret’in, ülkenin kurtuluşunu bir kahramandan beklemesi çok tabiîdir15. Fikret, Halûk’un nesli içinden ülkeyi kurtaracak böyle bir kahramanın çıkacağına inanır. Şaire göre bu kahraman, yaptıklarıyla milletin yüzünü güldürecektir. Kuvvetle buna inanan Fikret, bunun çok yakın bir gelecekte olacağına ihtimal vermez. Bu değişiklik, ancak kendisinin ölümünden sonra veya iyice yaşlandığı yıllarda gerçekleşecektir:

………………………………………. O gün
Ben ölmemiş bile olsa, hayata pek ölgün
Bir irtibatım olur şüphesiz.

Fikret oğlundan, o gün geldiği zaman kendisinden ümidi kesmesini, kendisini kötrüm ve boş muhîtinde, acılarıyla unutmasını ister. Çünkü Fikret’in aksak, eski, perişan bakışları, oğlunu maziye çekmek isteyecektir. Halbuki Fikret’e göre oğlu “Bütün hüviyyet ve uzviyyetle âti”dir. Fikret, burada melâl içinde çürüyen kendisi ve kendi nesliyle, “Bütün hüviyyet ve uzviyyetle âti” olan, geleceği temsil eden oğlu arasındaki farkı özellikle vurgular:

…………………………………….. O gün benden
Ümîdi kes, beni kötrüm ve boş muhîtimde
Merâretimle unut; çünkü leng ü pejmürde
Nazarlarım seni mâziye çekmek ister; sen
Bütün hüvviyet ü uzviyyetinle âtîsin:
Terennüm eyliyor el’an kulaklarımda sesin!

Fakat artık Fikret, ülkesinin içinde yaşadığı karanlık günlerin birgün gelip biteceğine, karanlık gecelerin haşir sabahına kadar sürmeyeceğine, sonunda “Bu sema, bu mâi göğün” bize birgün acıyacağına, bu ülkede de birgün sabahın olacağına kuvvetle inanır. Haluk’a ve Haluk’un nesline, ülkenin içinde bulunduğu bu kötü durumdan dolayı üzülmemeleri gerektiğini anlatır. Eskisinin aksine umut doludur:

Evet, sabah olacaktır, sabah olur, geceler,
Tulû-i haşre kadar sürmez; akıbet bu semâ,
bu mâi gök bize bir gün acır; melûl olma.

Fikret bu mısralarında eski şiirlerinin aksine ümit doludur, geleceğe kuvvetle inanır. Ona göre insanlar ve toplumlar, üzüntü, sıkıntı, moral bozukluğu ve bezginliğe düşerlerse çürüyüp giderler:

Hayatta neş’e güneştir, melâl içinde beşer,
Çürür bizim gibi…

Fikret daha sonraki mısralarda, bütün ümidini bağladığı bugünün çocukları, yarının gençlerine seslenir. Onlardan uyanmalarını, ülkenin aydınlığa ihtiyacı olduğunu anlatır. Fikret’e göre, yeni yetişen nesiller, ülkeyi aydınlatmalı, ülkenin üzerindeki kara bulutları silmeli, ülkedeki korku ve dehşet havasını dağıtmalıdır. Böylece ülke, içinde bulunduğu korkunç durumdan sıyrılacak, kurtuluşa erecektir. Rühab-ı Şikeste şâiri bunu, gençlere en büyük hedef olarak gösterir.

……………………….. Siz, ey fezâ-yı ferdânın
Küçük güneşleri, artık birer birer uyanın!
Ufukların ebedî iştiyâkı var nûra.
Tenevvür… Asrımızın işte rûh-ı âmâli;
Silin bulutları, silkin zılâl-i ehvâli;
Ziyâ içinde koşun bir halâs-ı meşkûra.

Fikret, şiirin sonunda, kendisinin bütün ümidinin bu nesil olduğunu açıkça söyler. Eğer gençler, onun gösterdiği hedefe yönelirlerse, ülke içinde bulunduğu şu zindan karanlığından mutlaka kurtulacak, o ve nesli ölse de arkadan gelen nesiller, ebediyen aydınlık içinde yaşayacaktır:

Ümidimiz bu: Ölürsek de biz, yaşar mutlaka.
Vatan sizinle, şu zindan karanlığından uzak!

Fikret’in bu şiiri, kendi ülkesinde karanlıklar, ıstıraplar içinde yaşayan, horlanan, kendisini “öz yurdunda garip”, “öz vatanında parya” olarak hisseden bir insanın ruh hâlini ve onun geleceğe ait hayallerini, umutlarını anlatır.

Çeşitli dönemlerde, çeşitli ülkelerde yaşayan, dürüst, çalışkan, ülkesini seven birçok insan, özellikle birçok aydın, zaman zaman Fikret’in bu şiirinde anlattığı ve yaşadığı duyguları yaşamış, bunalmış, umutlarını yitirir gibi olmuş fakat yine de bir çıkış yolu aramış ve bunun için de, ümit tomurcuklarını olan yeni nesiller yetiştirmeye kendini adamış ve ülkenin kurtuluşunu o ideal nesle16 bağlamıştır. Bu açıdan Fikret’in şiiri, doksan altı yıl önce yazılmış olmasına rağmen hâlâ ter ü tazedir. Daha bugün yazılmış gibi birçok insan, günümüzde de Rübab-ı Şikeste şâirinin bu mısralarını büyük bir heyecanla okuyabilir.

Zaten bilimsel eserlerle, başarılı edebî eserler arasındaki en büyük fark da budur. Bilimsel eserler, ne kadar büyük, ne kadar başarılı olurlarsa olsunlar bir süre sonra eskirler, aşınır ve aşılırlar. Fakat başarılı edebî eserleri yıllar, hatta yüzyıllar eskitemez, aşındıramaz. Yunus Emre, Hacı Bayram Veli, Hacı Bektaş-ı Veli ve Mevlâna’nın eserleri gibi ve üzerinde durduğumuz Tevfik Fikret’in Sabah Olursa şiiri gibi.

DİPNOTLAR

* Celal Bayar Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi
1. İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, Hil Yayınları, 3.b., İstanbul, 1995, ss. 45-48.
2. Bernard Lewıs, Modern Türkiye’nin Doğuşu, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 4.b., Ankara, 1991, ss. 110-111, 197.
3.Toktamış Ateş, Siyasal Tarih, Der Yayınları, 3. b., İstanbul, 1994, ss. 392-396.
4. Meselâ, tanınmış Genç Türklerden İshak Sükûti, Tunalı Hilmi, Dr. Abdullah Cevdet ömür boyu on ikişer lira aylık karşılığında, muhalefete ara vermek için Sultan II. Abdülhamit idaresiyle anlaşmışlardı. Varılan anlaşmaya göre Dr. Abdullah Cevdet Viyana, İshak Sükûti ise Roma elçiliği doktorluklarına, Tunalı Hilmi, Halil Muvaffak gibi önde gelen diğer Genç Türkler de çeşitli dış temsilciliklere atanmışlar ve “kendi ihtisas alanları dışında hiçbir ülkede, hiçbir dilde Sultan aleyhinde yazı yazmamayı” kabul etmişlerdi. Bu konuda bk. M. Şükrü Hanioğlu, Bir Siyasal Düşünür Olarak Dr. Abdullah Cevdet ve Dönemi, Üçdal Neşriyat, İstanbul, 1981, ss. 37-40. M. Şükrü Hanioğlu, Bir Siyasal Örgüt Olarak Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Jön Türklük, c. 1 (1889-1902), İletişim Yayınları, 2.b., İstanbul, 1989, ss. 304-309.
5. Lewıs, Modern Türkiye’nin Doğusu, s. 172.
6. Ateş, Siyasal Tarih, ss. 372-373, 389, 401-404.
7. Bu dönemdeki aydınlanma hareketleri ve merkeziyetçi reformlar konusunda bk. Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, ss. 108-150. Lewıs, Modern Türkiye’nin Doğuşu, ss. 173-207.
8. Halit Ziya Uşaklıgil bu durumu hatıralarında şöyle anlatır: “Kitaplar, mecmualar Encümen-i Teftiş ve Muayene denen ve her çeşitten, her sınıftan başlarla süslenen heyetin kılı kırk yaran mikroskobu altına konurken gündelik gazeteler de ayrıca bu iş ile ortaya konulmuş olan memurlara bırakılmıştı.
Asıl tenkit eden bunlardı. Kelimenin tam anlamında, her makale bütünüyle elenerek bütün ruhu, genişliği, delâleti, altında gizlenebilecek olan mefhumu ile muayene edildikten sonra her satırı, satırları meydana getiren bütün kelimeleri, hattâ noktaları ayrı ayrı, birer birer parçalanarak büyülten camlarla incelenirdi. Sarayın kuruntusu bir bulaşıcı hastalığın yayıldıkça büyüyen tohumları gibi her âletine geçmiş ve vazife ihmalinden, dikkat zayıflığından doğabilecek mesuliyet korkusu her memuru vehimli, vesveseli, her kelimenin gölgesinden ürkerek gırtlağına sarılmak için pençesini sıktıran bir çılgın yapmıştı. Ve böylelikle, yukarıdan açık emirler gelmesine bakmadan, yalnız “marzi-i âliye” (Padişahın rızasına) uymaz düşüncesiyle, günden güne dokunulmayacak mevzuların ve kalemin ucuna geldikçe atılacak kelimelerin, hele ne neviden olursa olsun oraya, idareye, olup bitenlere işaret denebilecek sözlerin sayısı arta arta öyle bir yekûn çıkmıştı ki matbuatın sahası artık içinde dolaşılamayacak kadar daralmış, kullanılabilecek kelimelerin küçük lügati iptidaî bir kavmin dili kadar küçülmüştü” Kırk Yıl, İnkılâp ve Aka Kitabevleri, İstanbul, 1969, ss. 433-434.
Bu devirdeki sansürün en kötüsü de ülkedeki ağır şartlar yüzünden, yazarların kendi kendilerine yaptıkları sansür, yani otosansürdü. Halit Ziya Uşaklıgil bu acı olayı da hatıralarında şöyle anlatır:
“Esasen yazı yazarken kendi kendimi pek sıkı bir kontrol altında tuttuğumdan tetkike memur olanlara pek az bir iş bırakmış oluyordum.” Kırk Yıl, s. 545.
9. Bu konuda geniş bilgi için bk. Cevdet Kudret, Abdülhamit Devrinde Sansür, Milliyet Yayınları, İstanbul, 1977, 128 s. Lewıs, Modern Türkiy’nin Doğuşu, ss. 185-192. Server R. İskit, Türkiye’de Matbuat Rejimleri, İstanbul, 1939. Osman Nuri, Abdülhamid-i Sâni ve Devr-i Saltanatı, C. II, İstanbul, 1327/1911, ss. 587-589. Uşaklıgil, Kırk Yıl, ss. 194-196.
10. Mehmet Kaplan, Tevfik Fikret Devir-Sahsiyet-Eser, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1971, s. 17. Uşaklıgil, Kırk Yıl, s. 508.
11. Kaplan, Tevfik Fikret Devir-Şahsiyet- Eser, s. 17.
12. Halit Ziya Uşaklıgil o günlerle ilgili şu ilginç bilgileri verir:
“Haydutlardan müşürler, hırsızlardan vezirler çıkmıştı; içinde pislikten başka bir maya olmayan göğüslere elmaslı nişanlar, dereceleri ancak çukurların dereceleriyle ölçülebilecek alçaklara en büyük rütbeler verilmişti, ve bu rütbe, nişan, para sonra bütün bu parıltılı şeylerin arasından fışkıran casus gözlerinin ateş kasırgası altında halk bunalmış, sersemleşmiş, boğazı kısılarak sesi kesilmiş beklerdi”. Kırk Yıl, s. 510.
13. Kaplan, Tevfik Fikret Devir-Şahsiyet-Eser, s. 18. Kenan Akyüz, Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri (1860-1923) Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi Yayınları, 3. b. Ankara, 1979, ss. 120- 121.
14. Kaplan, Tevfik Fikret Devir-Şahsiyet-Eser, s. 130.
15. Y. a.g.e. s. 130
16. Bu açıdan baktığımızda, Fikret’ten tamamıyla farklı bir dünya görüşüne sahip olan Mehmet Akif ve Necip Fazıl’ın eserlerinde de, tıpkı Fikret’in hayal ettiği gibi kurtarıcı bir ideal nesil özlemiyle karşılaşırız. Bu ideal neslin adı Mehmet Akif’in dilinde “Asım’ın Nesli”, Necip Fazıl’ın dilinde ise “Büyük Doğu Nesli” dir. İlginçtir ki, Fikret, Akif ve Necip Fazıl’ın eserlerinde görülen bu, ülkeyi kurtaracak ideal nesil özlemi yerine II. Meşrutiyet devrinde Ziya Gökalp’in eserlerinde çok daha farklı bir anlayış ve yaklaşım dikkati çeker. Fikret, Akif ve Necip Fazıl’ın aksine Ziya Gökalp, kurtarıcı olarak gelecek nesli değil, kendini görür. Gençlik yıllarında Mehdi imzasıyla makaleler yazan Ziya Gökalp’ta kendisini Mehdi (ülkeyi ve toplumu düzlüğe çıkaracak büyük kurtarıcı) olarak görme eğilimi vardır. Bu konuda ayrıntılı bilgi için bk. Mehmet Kaplan, “Ziya Gökalp ve Saadet Perisi”, Türk Edebiyatı Üzerine Araştırmalar I, Dergah Yayınları, İstanbul 1976, ss. 490-51

Yağmur Dergisi, Sayı: 10 Ocak – Şubat – Mart

BEN SANA MECBURUM TAHLİLİ

ATTİLA İLHAN’IN “Ben Sana Mecburum” şiirinin tahlili
Yazar Prof. Dr. Nurullah Çetin

ben sana mecburum bilemezsin
adını mıh gibi aklımda tutuyorum
büyüdükçe büyüyor gözlerin
ben sana mecburum bilemezsin
içimi seninle ısıtıyorum

ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
bu şehir o eski istanbul mudur
karanlıkta bulutlar parçalanıyor
sokak lambaları birden yanıyor
kaldırımlarda yağmur kokusu
ben sana mecburum sen yoksun

sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
insan bir akşam üstü ansızın yorulur
tutsak ustura ağzında yaşamaktan
kimi zaman ellerini kırar tutkusu
birkaç hayat çıkarır yaşamasından
hangi kapıyı çalsa kimi zaman
arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu

fatih’te yoksul bir gramofon çalıyor
eski zamanlardan bir cuma çalıyor
durup köşe başında deliksiz dinlesem
sana kullanılmamış bir gök getirsem
haftalar ellerimde ufalanıyor
ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
ben sana mecburum sen yoksun

belki haziran’da mavi benekli çocuksun
ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
belki yeşilköy’de uçağa biniyorsun
bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
belki körsün kırılmışsın telâş içindesin
kötü rüzgâr saçlarını götürüyor

ne vakit bir yaşamak düşünsem
bu kurtlar sofrasında belki zor
ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
ne vakit bir yaşamak düşünsem
sus deyip adınla başlıyorum
içimsıra kımıldıyor gizli denizlerin
hayır başka türlü olmayacak
ben sana mecburum bilemezsin

(Attila İlhan, Bütün Şiirleri: 4, Ben Sana Mecburum, Bilgi yayınevi, 7.basım, Ankara 1992, s.100)

I. İÇERİK

1. Konu: Aşk.

2. İzlek: Büyük bir tutkuyla bağlı olunan, âşıkta derin izler bırakan sevgili, hiçbir zaman unutulamaz; onun varlığı, düşünce ve hayali, âşığı sürekli meşgul eder.

3. Düşünce: Şiir, düşünsel boyutu itibariyle mistik bir şiirdir. Tabii mistisizmi sadece tasavvufî / İslamî bağlamda almamak gerekir. Genel anlamda mistisizm, çok önem verilen, sevilen ve benimsenen bir değerde kişinin kendi varlığını eritmesi, onunla hemhal olması, özdeşlemesi hâlidir. Bu bakımdan bu şiirde şair, adeta sevgilisinde kendi varlığını yok etmiştir. Beşerî anlamda bir aşk ve sevgili mistiği olmuştur.

4. Olay: Şiirin yüzey yapısında yer alan olay kısaca şudur: Şair, bir kadına şiddetli bir tutkuyla bağlanmış, ama bir süre araya bir ayrılık girmiştir. Bir dargınlık, soğukluk ya da mecburiyetlerden kaynaklanan bir ayrılık süresi yaşanır. Bu süre içinde şair, sevgilisinden kopamamış, onu unutamamış, tam tersine ona olan bağlılığı daha da artmıştır. Sürekli onu düşünmektedir. Mevsim sonbahar, vakit akşamdır ve şair, İstanbul cadde ve sokaklarında hayali, gönlü, kafası sevgilisi ile dolu bir hâlde dolaşmaktadır. Akşam karanlığında şimşekler çakmakta, sokak lambaları yanmaktadır. Yağmurlu bir hava vardır ve şair, bu ortamda romantik bir duygusallık içinde sevgilinin hayaliyle doludur. Sevmenin, âşık olmanın sonra evlenmenin değişik boyutlarını kendi kendine irdelemektedir. Fatih sokaklarında dolaşırken bir evden gelen gramofondaki şarkı sesi, onun duygusal atmosferine denk gelmiş ve şair durup onu dinlemek istemiştir. Bu arada sevgilisine ilişkin düşünce ve planlamalarından da söz eder. Ne yapsa, ne etse, nereye gitse onsuz olamayacağını, yapamayacağını sabit bir fikir hâlinde tekrarlar. Bu arada hayaline kopuk kopuk, dağınık çağrışımlar gelmektedir. Bir ara sevgilisinin çocukluğunu, şimdi neler yapmakta olduğunu hayal eder. Sonra ilerde evlenip birlikte olduklarında kendilerini nasıl bir hayatın beklediğini düşünür.

5. Varlık: Şiirde tabiata ve dış dünyaya ait bazı nesnelere yer veriliyor. Bu somut varlıklar da büyük oranda şairin o anki ruh hâline, duygularına bağımlı olarak değerlendiriliyor. Nesneler bir bakıma belirlenen konumunda. O açıdan şairin varlıklara yaklaşım biçimi sezgici / idealisttir. Sonbahara hazırlanan ağaç, karanlıkta parçalanan bulut, birden yanan sokak lambaları gibi nesneler, hep şairin ayrılık hüznünü ve acısını yansıtır biçimde alınmış.

6. Duygu: Şiir, ağırlıklı olarak duygusal bir metin. Bir duygu şiiri bu. İyimser / yumuşak duygular daha baskın. Mesela sevgilinin hayaline ve daha sonra birliktelik umuduna bağlı bir yaşama sevinci kuvvetle hissettiriliyor. Sevgiliye kavuşma ümidi, ondan ayrılığın verdiği hasret duygusu şiirin bütününe sinmiş hâlde. Tabii en baskın duygu, romantik aşktır. Sevgiliye aşırı derecede duygusal bağlanımı, sevgiliden ayrılığa dayanamayışın sonucu olan karasevdayı ve hüznü görüyoruz. Yalnız şair, romantik duygululuğu melankolik, marazî bir dereceye getirmiyor. Realist sınırlar içinde tutabiliyor.

Kötümser / karamsar duygulardan da yalnızlık duygusunu görüyoruz. Şair, felsefî anlamda değil ama sosyal anlamda sevgiliden yoksunluk anlamında bir yalnızlık duygusuna yer veriyor.

7. Görüntü: Şiir, görüntü unsurları bakımından oldukça zengin.

a. Nesnel Görüntü: Zaman zaman nesnel görüntülere yer veriliyor. Mesela ağaçların sonbahara hazırlanması, sararmaya başlaması, sokak lambalarının birden yanması, sevgilinin Yeşilköy’de uçağa binmesi gibi görüntüler, öznelliğin müdahale etmediği, dış dünyanın çıplak gözle görülebilen ve görünenler üzerinde kişisel tasarrufların olmadığı, somut görüntülerdir.

b. Öznel Görüntü: Şiirde en çok öznel görüntü yer almaktadır. Hem resimsel hem de hayalî görüntülere birlikte yer verilmiş.

-Resimsel Görüntü: Karanlıkta bulutların parçalanması, resimsel bir görüntüdür. Gece vakti gökyüzünde bulutlu bir havada şimşek çakması manzarası, bir ressam duyarlılığı ile böyle ifade edilebilir. Sevgilinin ıslanıp tüylerinin ürpermesi, telaş içinde kötü rüzgârın saçlarını götürmesi gibi görüntüler de şairin bakış, görüş ve duyuşuna göre şekillenen öznel resimlerdir.

-Hayalî Görüntü: Sevgilinin gözlerinin büyüdükçe büyümesi, kapı arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu, kullanılmamış gök getirmek, haziranda mavi benekli çocuk, ıssız gözlerinden şilep sızması gibi görüntüler şairin hayalinde kurguladığı, tasarladığı soyut görüntülerdir.

c. Hareketli görüntü: Attila İlhan, sinemayla çok ilgilenmiş bir şair. Şiirinde de genel olarak sinemadan etkiler, izler, yansımalar çok fazla. Onun şiiri bir yönüyle sinematoğrafik bir şiirdir. Nitekim bu şiirinde de sinemaya özgü haller, hareketli görüntüler ve unsurlar hemen görülüyor. Şiirin özellikle 2., 4. ve 5. bentleri sinemaya özgü hareketli görüntü parçalarını yansıtıyor. Olayları ve görüntüleri hareketli yapıları içinde sergilemeye çalışıyor.

ç. Soyut Görüntü: Attila İlhan, Phelenovcu bir sanat kuramına bağlı olarak şiirde imgesel yapıya büyük önem vermiş, Mavi dergisi hareketinden itibaren bu konunun mücadelesini vermiş bir şair. O yüzden onun şiiri açık anlamlı ve düz anlatımlı bir şiir değil, imge yüklü bir şiirdir. Bu yapıyı çözümlemeye çalışalım. Simgeler çok azdır ve imgeler irdelenirken birlikte değerlendirilecektir.
-İmgeler

*Şairin sevgilisinin adını aklında mıh gibi tutması: Mıh, büyük ve sağlam çivi demektir. Bir yere çakıldığı zaman birleşen parçaların ayrılması imkânsız derecede sağlam olur ve kuvvetli birleştiriciliği, yapıştırıcılığı ifade eder. Burada da şairin sevgilisinin adını aklında mıh gibi tutması, ona olan bağlılığının, onunla birliktelik ve özdeşliklerinin ayrılmayacak derecede sağlam ve kuvvetli oluşunu çarpıcı bir şekilde vurgulamaktadır. Bu, sevgilisine olan kuvvetli bağlılığının ve tutkusunun bir ifadesidir. Teşbih ve mübalağa sanatlarından yararlanılarak oluşturulmuş bir imgedir.

*Şairin hayalinde sevgilisinin gözlerinin büyüdükçe büyümesi: Ayrılık sürecinde sevgiliye olan tutkunun azalmak yerine daha da artması. Şair, sevgilisini düşündükçe, gözünün önünde hayalini sürekli canlı tuttukça o dünyasını, ruhunu, kalbini ve hayalini daha da artan bir hacimle kaplar.

*Şairin içini sevgiliyle ısıtması: Sevgilinin hayalinin, varlığının, tekrar ona kavuşma umudunun şaire güç, yaşama sevinci ve heyecan vermesi, hayatına onunla anlam kazandırması.

*Karanlıkta bulutların parçalanması ve sokak lambalarının birden yanması: Gece vakti şimşeklerin çakması anında görülen manzaranın bulutların parçalanıyor gibi algılanması aslında bir ruh hâlinin ifadesidir. Şairin iç dünyasında çakan şimşeklerin, duygusal fırtınaların bir karşılığı olarak alınmasıdır. Bu, sarsıcı, şiddetli bir aşkın ifadesidir. Sokak lambalarının birden yanması da aynı kapsam içinde ele alınması gereken destekleyici bir imgedir. Tek merkezden şartel düğmesine basılınca sokak lambaları aynı anda yanar. Bu, bilinen normal bir durum. Ancak şair, hüsn-i ta’lil sanatından yararlanarak oluşturduğu bu imgeyle birden bire geliveren duygusal boşalımı, birden yükselen tutku sağanağını ancak bu imgeyle çarpıcı kılmaktadır.

*Kaldırımlarda yağmur kokusu: Attila İlhan, yağmur altında yürümeyi sever ve bu ortamla romantik aşkı hep birleştirir. Aşkta romantizm, ona göre biraz yağmur altında ıslanarak dolaşmak demektir.

*Sevmenin kimi zaman rezilce korkulu olması: Aşkın, sevinçle, hüznü, ümitle korkuyu barındırması imgesi. Büyük aşklar daima korkuları, endişeleri, hayal kırıklıklarını, ileride olması muhtemel olumsuzlukları da beraberinde getirir ve yedeğinde taşır. Aşk korkuyla yan yana gider.

*İnsanın bir akşam üstü ansızın yorulması: Derin ve büyük aşk yaşantıları kimi zaman insanı tüketir, bitirir, bitkin, yorgun bırakır. Büyük aşkın sonuna geldiğinde insan, takatinin tükendiğini, birden tükeniverdiğini hisseder.

*Ustura ağzında yaşamaktan tutsak hâle gelmek: Ustura, tıraş için kullanılan çok keskin bir bıçaktır. Ustura ağzında yaşamaya esir olmak, bir işin zorluğunun son haddidir. İmkânsızlık, böyle çarpıcı bir imgeyle veriliyor. Aşk konusunda içine düşülen ikilemin çıkmazlığı, çaresiz ve çözümsüzlük hali veriliyor bu imgeyle. Büyük aşklar, bünyesinde büyük tezatları, çıkmazları da barındırır. Kişi, ne yapacağını bilemez, nasıl bir karar vereceğini kestiremez hâle gelir.

*Tutkunun kimi zaman ellerini kırması: Bu imge de yukarıdaki imgeyi destekleyen bir alt imgedir. Tutkulu aşkın zaman zaman kişiyi takatsiz, çaresiz, ikilemde, açmazda, çıkmazda bırakması hâli.

*Yaşamasından birkaç hayat çıkarması: İnsanın içine düştüğü çıkmazlarda gözünün önüne alternatif hayat biçimlerinin kopuk kopuk gelivermesi.

*Çaldığı kapıların arkasında yalnızlığın hınzır uğultusunun olması: Şair, sevgilisinden ayrı kaldığı, onun özlemiyle yanıp tutuştuğu zamanlarda yalnızlığını gidermek için eşe dosta, arkadaşa ziyarete gider, onlarla dertleşmek ister ama kime gitse onların yanında da kendisini yalnız hisseder. Onun yalnızlığını eş dost da gideremez. Onun yalnızlığını giderecek olan sevgilidir. O olmayınca kim olursa olsun onu teselli edemez.

*Fatih’te yoksul bir gramofonun çalması: Sürekli kullanılarak eskimiş bir müzik aletinden hüzünlü şarkıların duyulması.

*Sevgiliye kullanılmamış bir gök getirmek: Burada “gök”, gökyüzüdür ve simge olarak maviliği, sonsuzluğu, özgürlüğü ve en çok da saf mutluluğu temsil etmektedir. Şair, sevgilisine kullanılmamış gök getirsem, demekle tamamen saf, bakir, kirlenmemiş, doğal bir mutluluk vermek istediğini belirtir. Türk edebiyatında gökyüzü, özgürlüğün ve mutluluğun simgesidir.

*Haftaların ellerinde ufalanması: Zamanın nasıl geçtiğini anlayamamak. Sevgiliden ayrılığın verdiği kendinde olmamak, sürekli onu düşünmek, onunla hemhal olmak ve ona kavuşma özlemiyle zamanın nasıl geçtiğini anlayamaz hale gelmek.

*Sevgilinin Haziranda mavi benekli çocuk olarak düşünülmesi: Burada şair, sevgilisinin değişik yaş dönemlerini hayal ediyor. Önce onun çocukluğunda neler yaptığını, nasıl yaşadığını, nasıl bir durumda olabileceğini tahayyül ediyor. Mavi benek, mecaz-ı mürsel sanatıyla sevgilisinin çocukluğunu verir. Çocukluğunda giydiği mavi benekli elbiseye değiniyor, onu hatırlatıyor. Mavi benekli elbise içinde koşup oynayan mutlu sevimli bir çocuk imgesi var burada. Şair de sevgilisinin çocukluğunu gözünün önüne hayalî olarak böyle getiriyor.

*Sevgiliyi kimselerin bilmemesi: Kendisinden önce kimsenin sevgilinin değerinin ve güzelliğinin farkına varmaması, ilk kez kendisinin fark etmesi.

*Sevgilinin ıssız gözlerinden bir şilebin sızması: Şair, sevgilinin mavi gözlerini tahayyül ederken onları maviliğinden, mutluluk, ferahlık vermesinden dolayı denizle özdeşleştirmektedir. Sevgilinin gözlerinin ıssız, geniş, masmavi, insanın içini açan bir denize benzetilmesi, buradan bir yük gemisinin sızması hayalî görüntüsü ile birleştirilmesi özgün bir imge. Daha önce pek kimsenin kullanmadığı Attila İlhan’a özgü bir imge.

*Sevgilinin belki Yeşilköy’de uçağa binmesi: Sevgilisi, şairden ayrı kaldığı süre içinde neler yapabilir, bunun değişik alternatifleri şairin gözünün önünden bir bir geçiyor. Bunlardan biri de uçakla İstanbul’dan ayrılıyor olması ihtimalidir. Böyle bir durum da şairi daha da hüzünlendiriyor. Ayrılığın derinleştirilmesine bağlı hüznünün artması imgesi.

*Sevgilinin tamamen ıslanmış olması ve soğuktan tüylerinin ürpermesi: Soğuk, yağmurlu bir günde ıslanarak, üşüyerek koşuşturması hayalî görüntüsü de Attila İlhan’a özgü bir imgedir. Yağmurda ıslanma hâli onda etkileyici, romantik bir unsur olarak hep vardır.

*Sevgilinin saçlarını kötü rüzgârın götürmesi: Rüzgarlı bir havada koşuşturan sevgilinin saçlarının dalgalanması görüntüsü de yine Attila İlhan’ın romantizmini artıran görüntülerden biridir.

*Kurtlar sofrasında düşünülen yaşamanın zorluğu: Kurtlar sofrası ile kastedilen genel olarak geçim zorluklarıdır. Şair bu son kıtada sevgilisiyle evlilik halini tahayyül etmektedir. Onunla evlendiğinde neler olabileceğini muhakeme ve muhasebe eder. İlk aklına gelen, ekonomik anlamda yaşamanın zorluklarıdır. İhtiyaçlarını karşılama konusunda karşılaşabileceği sıkıntıları düşünür.

*Ayıpsız fakat ellerini kirletmeden yaşamayı düşünmek: Birlikte evlilik hayatının, aile hayatının, geçimi sağlama uğraşısının en önemli sorunlarından biri iş ahlâkıdır. İnsanın çalıştığı işte, mesleğinde dürüst, temiz, ahlâklı, namuslu kalabilmesi, harama el sürmemesi, helalinden alnının teriyle ekmeğini kazanabilmesi önemli ve büyük bir iştir. Şair böyle temiz bir iş ve evlilik hayatı düşlemektedir.

*Şairin kendisine sus deyip sevgilisinin adıyla başlaması: Şairin lekesiz, dürüst bir hayat yaşama isteği çok zor görünüyor ve bunları düşünmek yerine sevgiliyi hatırlamayı, sadece onu düşünmeyi tercih ediyor.

*Şairin içi sıra sevgilisinin gizli denizlerinin kımıldaması: Sevgilinin gizli denizleri, gizemi, iç zenginliği, keşfedilmemiş bakir zenginlikleri, yüce değerleri ve güzellikleridir. Bunlar, şairin içinde, ruhunda, kalbinde heyecan uyandırıyor.

-İlkörnek ve Metinlerarası İlişkiler

Şiirde “Allah” ilkörnek olarak alınıyor ama bundan yararlanılarak onun yerine ikame edilen “beşerî sevgili” ilkörneği üretiliyor. Mutasavvıf şairin dinî bağlamda yaptığı şeyi Attila İlhan, dünyevî bağlamda, seküler bağlamda yapıyor. Bu, tasavvufî bir motifin tersinlemeli olarak yeniden üretimidir. Geleneğin devamı değil gelenekten yararlanmadır. Bu şiirdeki Attila İlhan’ı mutasavvıf şairlerle, İlhan’ın beşerî, dünyevî sevgilisini de mutasavvıfın ezelî ve ebedî sevgili olan Allah’la karşılaştırdığımızda geniş ölçüde geleneğin dönüştürülerek yeniden üretildiğini görüyoruz. İlhan, geleneksel tasavvufî İslam kültürünü bir kaynak olarak alıp kendi anlayışı doğrultusunda değiştirerek üretiyor. Bunu karşılaştırmalı olarak verelim:

*Sevgilinin idealize edilmesi, yüceltilmesi: Tasavvufî İslam edebiyatında Allah, büyük bir sevgili olarak hep yüceltilir. Mutasavvıf şair, gece gündüz sadece erişilmez yücelikteki Allah’ı düşünür. Attila İlhan da beşerî sevgilisini yüceltmekte, kutsallaştırmakta ve hep onu düşünmektedir.

*Sevgiliyle özdeşlik: Mutasavvıf şair, Allah’ın adını sürekli zikrederek her zaman onu aklında tutar. Hatta aklından hiç çıkarmaz. İlhan da bu durumu dünyevî sevgiliye uyguluyor. Aynı şekilde dünyalı sevgilisinin adını aklında mıh gibi tutuyor.

*Sevgilinin gittikçe büyümesi: Mutasavvıf için Allah büyük hem çok büyüktür. Hayalinde gözünün önünde gittikçe büyür. İlhan’ın hayalinde de sevgilisinin gözleri gittikçe büyümektedir.

*Sevgiliye mecburiyet ve mahkumiyet: Mutasavvıf şair, Allah’a mecburdur, Allah’tan başka alternatifi yoktur, onun aşkına esir olmuştur. Fakat Allah yanında yoktur, ondan ayrıdır. Elest bezminde, ruhlar âleminde iken Allah’la beraberdi. Fakat cesede bürünüp dünyaya gönderilmekle ondan ayrılmıştır ve onun özlemiyle yanıp tutuşmaktadır. Tek seçeneği odur. İlhan da ona benzer şekilde sevgilisine mecburdur. Başka türlü olmaz, ne yapsa ne etse, ne tutsa, nereye gitse sadece sevgilisine mahkum ve mecburdur. Ama sevgilisi yanında yoktur, ondan ayrıdır ve mutasavvıf gibi onun özlemini çeker.

*Aşk şarabıyla sermest olma motifi: Mutasavvıf şair, ilahî aşk şarabıyla sarhoş bir şekilde gezer dünyada. Esrik, kendinden geçmiş, cezbe hâlinde, istiğrak hâlinde dolaşır yeryüzünde. İlhan da aynı şekilde beşerî sevgili sarhoşudur, onun aşkı ve özlemiyle sersem gibi gezer, kendinde değildir, ne yaptığını, nereye gittiğini bilmez.

*Büyük aşkın tehlikeyle yan yana olması: Mutasavvıf şair için ilahî aşk ateştir, yanmaktır, tehlikeli bir şeydir. Aşkla ölüm hep yan yanadır. İlhan da buna benzer şekilde sevmeyi rezilce korkulu olarak algılıyor.

*Halvet der encümen motifi: Mutasavvıf şair, dünyalı anlamda kiminle birlikte olursa olsun, hangi toplulukta bulunursa bulunsun kendini hep yalnız hisseder. Çünkü o sadece Allah’ı düşünür, Allah’tan ayrılığın yalnızlığını hiç kimse, hiçbir şey gideremez. Tek dostu, sevgilisi odur, başkaları bir gölge gibidir, bir kıymetleri yoktur. Halvet der encümendir o. İlhan da aynı motifi alıp beşerî sevgilisi için uyguluyor. Hangi kapıyı çalsa, arkasında yalnızlığın hınzır uğultusunu hisseder. Sevgiliden ayrılığın yalnızlığını hiçbir şey gideremez.

*Aşk ve musiki birlikteliği: Mutasavvıf şair, ilahî aşkı çoğu zaman musiki ile birleştirir, aşkla musikiyi birlikte algılar. Ney, def gibi çalgı aletleriyle ya da tabii sesle çıkarılan tasavvuf müziğiyle birlikte ifade eder ilahî aşkı. Tasavvuf kültürünün temel motiflerinden biri aşkla musikinin birlikte iç içe olmasıdır. İlhan da aynı şekilde aşkını gramofondan duyduğu müzikle birleştiriyor. Buradaki gramofondan gelen müzik, ilahî değil beşerîdir.
*Temiz ve dürüst bir hayat yaşama arzusu: Mutasavvıfın en büyük arzusu, ezelî sevgilisi olan Allah’la birlikte olup, temiz, helal, dürüst bir hayat yaşamaktır, ellerini kirletmemek, haram yememek, kötülük yapmamak, günah işlememektir. İlhan da aynı şekilde bu insanî erdemi dünyevîleştirerek yani haram, helal, günah, gibi terimlerden uzak olarak profan anlamda, seküler bağlamda bir etik tavır geliştirir. Kimseye kötülük etmeden, haksız kazanç sağlamadan, sevgilisiyle birlikte temiz bir hayat yaşamak ister. Buna göre mutasavvıf ahlâkîdir, İlhan ise etiktir.
*Besmele: Her şeye Allah’ın adıyla başlamak. Mutasavvıf ya da genel anlamda bütün Müslümanlar, her işe Allah’ın adıyla başlarlar. Bu Allah’ı her şeyden üstün görme, onun iznini alma, ona dayanma ve güvenme, her şeyi onun kontrolünde bilme ve ona saygı duyup ona teşekkür etme, nimetleri ondan bilme, kendi varlığını ona bağlama anlamını karşılıyor. İlhan da bu motifi beşerîleştiriyor. ”Sus deyip adınla başlıyorum” mısraı besmelenin tersinlemeli bir şekilde yeniden üretilmesidir.

*Kenz-i mahfî: Sevgilinin gizli bir hazine olması: İslam tasavvufunda bir kudsî hadis vardır: Allah Tealâ: ”Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim, bundan dolayıdır ki insanları yarattım” buyurmuştur. Mutasavvıflar bu hadise çok değer verirler. Zati şöyle der: “Kendini bildirmek için “kenz-i mahfî” etdi zuhûr / Etmedi var hazret-i Hak cinn ile insanı abes”.
Harabî de şöyle der: “Küntü kenz remzinin olduk âgâhı / Ayne’l-yakîn gördük Cemâlullahı”
(İskender Pala, Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, Akçağ yayınları, Ankara 1995, s.322)
Attila İlhan da “içimsıra kımıldıyor gizli denizlerin” mısraıyla bunu dönüştürüyor. Buna göre sevgilinin gizli denizleri, zenginlikleri, gizemi vardır. Bunları keşfedecek olan da şairdir. İlahî zenginlikleri, hazineleri keşfedecek olan mutasavvıftır, beşerî sevgilinin gizli denizlerini keşfedecek olan da Attila İlhan’dır.

*Sevgili ve saç kompozisyonu: Türk edebiyatında sevgili ve saçı imgesi, tarihsel olarak üç aşamalıdır: 1.Divan şiirinde sevgili de saçı da durağandır. Sevgili ve topuklarına kadar uzanan ya da perişan olan saçı sadece hayal edilir ve durağandır. Belli bir hareketlilik ve dekor içinde değildir. Dekordan, tabii ortamdan ve gerçek hayattan kopuk bir tahayyüle konu edilir. 2. Ahmet Haşim’de saçıyla birlikte düşünülen sevgili Divan şiirine göre daha dünyevî, somut ve yarı hareket kazanmıştır. “O Belde” şiirinde şöyle der:
“Denizlerden / Esen bu ince hava saçlarınla eğlensin. / Bilsen / Melâl-i hasret ü gurbetle ufk-ı şâma bakan / Bu gözlerinle, bu hüznünle sen ne dilbersin!” (Ahmet Haşim Bütün Şiirleri, hzl.İ.Enginün, Z.Kerman, Dergah yayınları, İstanbul 1987, s.157)
Burada sevgili deniz kenarında durmuş, hareketsiz ufka bakmakta ama saçları rüzgarda dalgalanmaktadır, yani hareketlidir. Dolayısıyla sevgili durağan ama saçı hareketlidir. Diğer yandan somut bir tabiat dekoru içinde yine somut olarak gözlenmekte ve izlenmektedir. Divan şiirinde tahayyül ediliyordu, burada gözleniyor.

3.Attila İlhan’da ise “kötü rüzgar saçlarını götürüyor” mısraında görüldüğü gibi sevgili de saçı da hareketlidir. Gerçek hayatın gündelik yaşantısı, koşuşturması içinde resmedilmektedir.

II. ŞEKİL

1. Nazım Şekli: Şiir, mısra kümelenişi bakımından 6 bentten oluşuyor. Bentlerin mısra sayıları değişik. Bu bakımdan nazmın sabit şekillerinden birine bağlı değil. Şair, mısra kümelenişine bağlı bent sistemini tamamen muhtevaya bağlı kalarak kurgulamış. 1. bent, sevgiliye olan tutkulu bağlılığın vurgusunu içeriyor. 2. bent, aşkın tabiat ortamında dillendirilmesi söz konusu. 3.bentte aşkın ve sevgiliyle birlikteliğin genel durumu ve sonuçları düşüncesine yer veriliyor. 4. bentte sokak dolaşmalarında sevgilinin hatırlanması ve aşkın müzikle birleştirilmesi vurgulanıyor. 5.bentte ise sevgilinin çocukluğu ve şimdiki durumları tahayyüle bağlı olarak ortaya konuyor. Son bentte ise sevgiliyle birlikteliğin somut halleri değişik boyutlarıyla irdeleniyor. Görüldüğü gibi şair, bentleri aşk ve sevgilinin değişik görünüm ve tahayyüllerine bağlı olarak kuruyor.

III. DİL VE ÜSLÛP

A. Dil: Şiirde oldukça yalın ve konuşulan bir Türkçe, bütün canlılığı, renkliliği ve zenginliği ile kullanılıyor. Anlamı bilinemeyecek hemen hemen hiçbir kelime yok.

1. Dil Sapmaları

a. Yazım Sapmaları: Şair, kuralları konmuş, belirli ve yerleşik imlaya ve noktalama işaretlerine uymamış. Mesela hiç büyük harf kullanmamış. “İstanbul” ve “Fatih” gibi özel isimler de küçük harfle başlatılmış. Noktalama işaretleri de yok denecek kadar az. Şair neden böyle bir tutumu tercih etmiş? Bu konuda elimizde somut bir bilgi ve açıklama yok.

b. İfade Sapmaları: Fatih’te yoksul bir gramofonun çalması: Burada ‘yoksul bir gramofon’ alışılmamış bir bağdaştırmadır. Sıfat tamlamasında sıfat-isim arası uyumsuzluk var. Gramofon için yoksul sıfatı kullanılmaz. ‘yoksul’ kelimesinin çağrışımsal anlamı üretilmekte ve uzun süre kullanıla kullanıla eskimiş ve yıpranmış bir müziği ve sesi nakleden bir alete yani gramofona dolaylı olarak böyle sıfat yapılmıştır.

B. Üslûp

-İç Konuşma Üslûbu: Şiirde iç konuşma üslûbu vardır. Şiir, baştan başa şairin iç konuşmalarından meydana gelmektedir.

-Lirik Üslûp: Lirizm Attila İlhan şiirinin temel unsurlarından biridir. Duygu coşkunluğu ve müzikalite, onun şiirinin temel unsurlarındandır. Bunu burada da görüyoruz. Ayrıca yer yer yakarış üslûbunu da görmekteyiz.

IV. AHENK:

Şiir müzikal değeri yüksek bir metindir. Şair, eserini ahenkli kılabilmek için bazı yollara başvurmuştur. Bunlar:

1. Ses ve Mısra Tekrarları: Şiirde bilinçli olarak tercih edilmiş ünlü ve ünsüz tekrarına dayalı bir ahenk yok. Ancak düzensiz bir kafiye uygulaması görüyoruz. Bu da ahengin doğmasında etkili oluyor. Şair, ahengi en çok da rediflerle sağlıyor. Bir de “ben sana mecburum” mısraının 5 kez tekrarlanmasıyla ortaya çıkan bir ahenk var.

2. Vezin: Şiir, vezin bakımından da serbest. Dolayısıyla şeklî anlamda vezne dayalı bir ahenk yok, ancak şiirin bütününe yayılan serbest vezin içinde hissedilen derunî ahenkten bahsedebiliriz.

YAŞ OTUZ BEŞ – CAHİT SITKI TARANCI İNCELEYEN: ABDÜLKERİM BABACAN

A) ŞİİRİN BİÇİM YÖNÜNDEN İNCELENMESİ

OTUZ BEŞ YAŞ ŞİİRİ

Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.

Şakaklarıma kar mı yağdı ne?
Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar?
Neden böyle düşman görünüyorsunuz;
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?

Zamanla nasıl değişiyor insan!
Hangi resmime baksam ben değilim:
Nerde o günler, o şevk, o heyecan?
Bu güler yüzlü adam ben değilim
Yalandır kaygısız olduğum yalan.

Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız;
Hatırası bile yabancı gelir.
Hayata beraber başladığımız
Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;
Gittikçe artıyor yalnızlığımız

Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç fark ettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu,
İnsan bu yaşa gelince anlarmış.

Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!
Her yıl biraz daha benimsediğim.
Ne dönüp duruyor havada kuşlar?
Nerden çıktı bu cenaze? Ölen kim?
Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar.

N’eylesin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak.
Taht misali o musalla taşında

Cahit Sıtkı Tarancı

Otuz beş yaş şiiri yedi beşlikten oluşmuştur. Şiir 11’li hece ölçüsüyle yazılmıştır.

Kafiye , Kafiye Şeması ve Redif

yarısı eder. a eder ve gider’deki –er; redif
ömrün. b -er; tam uyak
cevher, a -ün; tam uyak
bugün, b
gider. a

yağdı ne? c -üz; tam uyak
çizgili yüz? d -lar; redif
halkalar? e -a; yarım uyak
görünüyorsunuz d
aynalar? e

insan! f -an; tam uyak
baksam ben değilim: g ben değilim; redif
heyecan? f -am; tam uyak
adam ben değilim g
yalan. f

ilk aşkımız; h -ir; tam uyak
gelir. ı -ımız; redif
başladığımız h -k,-ğ; yarım uyak
bir bir; ı
yalnızlığımız h

varmış! j -mış; redif
sert olduğunu. k -ar; tam uyak
yakarmış! j olduğunu; redif
dert olduğunu, k -ert; zengin uyak
anlarmış. j

sonbahar! l -ar; tam uyak
benimsediğim. m -kim; tunç uyak
kuşlar? l
Ölen kim? m
tarumar. l

başında. n -ında; redif
uyanamadın olacak o -aş; tam uyak
yaşında? n olacak; redif
saltanatın olacak. o -ın; tam uyak
taşında n

B)ŞİİRİN İÇERİK YÖNÜNDEN İNCELENMESİ

1.BENT: Dante, Sevgi Gökdemir ve Ayvaz Gökdemir’in dediğine göre; İtalyan şairi, otuz yaşında iken siyasete atılmış, otuz beş yaşındayken rakip taraf duruma hakim olunca kaçmış, sonunda rakipleri tarafından dâimi sürgünlüğe ve ele geçtiği takdirde diri diri yakılmaya mahkûm edilmişti. Bu arada meşhur eserini( İlahi Komedya) “Hayat yolunun ortasında kendini karanlık bir ormanda buldum” diye başlıyor diyorlar. Tarancı da Dante’den esinlenerek başlamış şiirine.

Şair otuz beş yaşın hayat yolunun yarısı olarak kabul ediyor. Artık bu yaştan sonra bütün canlılığın yavaş yavaş azaldığını ölümün yaklaştığını belirtmek istemiş. Devletlerin doğuşu( kuruluşu ) vardır. Yükselme dönemi, duraklama dönemi ve çökme dönemi vardır. Burada da şair insan hayatının yükselme devrinin sonunu otuz beş yaş olarak kabul ediyor. Bu yaştan sonra artık insan duraklamaya başlıyor ve daha sonrasında da hayat sona eriyor. Delikanlılıktaki cevher, canlılık, delidoluluk, hayata sıcacık bakmaların geçici olduğunu, biz ne kadar istesek de bu günlerin biteceğini vurguluyor.

2.BENT: Şair sûretindeki değişikliği aynaya bakarak farkediyor. Saçlarının yavaş yavaş beyazladığını, yüzündeki yaşlılık çizgilerini, gözünün altındaki mor halkaları farkediyor ve önceden olan( genç iken ) yüzünün güzelliğini, pürüzsüzlüğünü hatırlayıp, aynaların kendine düşman göründüğünü söylüyor. Kendini güzel, genç göstermediğinden yakınıyor. Fakat yaşlandığının da farkındadır.

3.BENT: Şair artık yavaş yavaş yaşlandığının farkındadır. Önceden çekilmiş olduğu resimlere bakınca resimdeki kendisiyle aslının birbirine benzemediğini görüyor. Eskiden olan heyecanı, canlılığı, gençlik duyguları artık kaybolmuş. Yüzü eskisi gibi gülmüyor artık. Resimlerdeki gülen adamı kendisine benzetemiyor. Artık hayatından şüphe ediyor, kaygıya düşüyor. Her an ölüm gelebilir. Kaygısız olduğu yalanmış, kaygı duyuyor artık.

4.BENT: Bu dizelerde diğer şiirlerinde olduğu gibi yalnızlıktan bahsediyor. İlk aşkını hayal meyal hatırlıyor. Şairden şimdi o kadar uzaklaşmıştır ki, hatırası bile yabancı gelir. O duygular, o hayaller, o heyecan ve ümitler sanki bir zamanlar onun değilmiş, onları yaşamamış gibi şaire uzak, yabancı geliyor. Gençlik yıllarında her zaman beraber olduğu arkadaşları, dostları artık yanında yok, hepsinden yolları ayrılmış. Hepsi bir tarafa dağılmış, yapayalnız kalmış hayatta.

5.BENT: Gökyüzünün rengini genel olarak mavi diye biliriz. Zaten gökyüzü denince akla mavi, açık, güzel bir görüntü olarak algılarız. Gençliğin de verdiği canlılıkla sadece gökyüzünün güzel yanlarını görmek isteriz, öyle hatırlamak isteriz. Fakat yaşlanınca artık gerçekler gözümüze gözükür ve şair de gökyüzünün başka renklerini farkediyor. Taşın sert olduğunu, suyun insanı boğduğunu, ateşin ise yaktığını farkediyor. Artık hayatın tozpembeliğini aşıp gerçekleri görebiliyor.

6.BENT: Ayva sarı, nar kırmızı ; demek ki her yıl biraz daha benimsediği sonbahar mevsimindeymiş şair. Sonbaharı biraz daha benimsemesinin sebebi , 35 yaşı, ömrün ortası, hayatın güze dönüş noktası olarak kabul etmesidir. Bu yaştan sonra şair, artık sararan ayva, kızaran nar gibi her an dalından koparılmayı bekliyor. Neden dönüp duruyor havada kuşlar ? Kuşların havada dönüp uçması, hastalıklı, ölmesi yakın canlıyı yırtıcı kuşlar anlar ve peşini bırakmadan takip eder. Şair de kendini artık yaşlı hissettiği için, ölüme yakın hissettiği için böyle soruyor kendine.

7.BENT: Her insanın ölümü tadacağını söylüyor. Hiçbir insan ebedi olmayacak. Burada tasavvufi bakış açısıyla yaklaşmıştır. Ebedi uykuya yatıp daha uyanmayacağız. Gözlerimizi son defa kapattığımızda ebedi uykuya dalacağız ve daha uyanmayacağız. Bu ölüm ne zaman, nerde, ne şekilde, kaç yaşında olacağı da bilinmez. Şair en sonda ince bir istihza (olay) ve büyülü Divân şâiri Bâkî’nin : “Kadrini seng-i musallada bilip ey Bâkî – Durup el bağlayalar karşında yârân sâf sâf” olarak vasıflandırıyor. Yani bir namazlık saltanatın olacak sen musalla taşında yatıca padişah huzurunda durdukları gibi herkes senin önünde ellerini bağlayacak.

Tarancı’nın ilk şiirlerinde görülen yalnızlık ömrü boyunca onun şiirine sinmiştir. Aile ocağından ayrı İstanbul’da tek başına yaşamanın Tarancı üstünde bıraktığı bir etki olarak bilinen yalnızlık Tarancı’yı içkiye yönlendiren nedenlerden biri olarak düşünülmüştür. İçki sayesinde kendisini mutlu ve neşeli yapan bir dünyaya gittiği düşünülebilir. Fiziksel görünüşünün onun ruhsal yaşamını etkilediği, bu yüzden de yalnızlık duygusunun arttığı söylenebilir. Otuz Beş Yaş şiirinde yalnızlık duygusunun arttığı ve dostlarının yavaş yavaş yaşamdan göçmelerinin de onu etkilediği görülür. Yalnızlık duygusu içinde zamanın geçmediğinden yakınır fakat yinede kaderini kabul eder ve yalnızlık içinde geçse de yaşamın yaşam olduğunu ve herkesin aslında yalnız olduğunu savunur.

• Bireyden, aynadaki görüntüsünden yola çıkarak ölüm ve fanilik konularına değinmiştir. Genele gitmiştir.

• Bu şiir ömrün yarısına varmanın bilincine ermiş bir insanın, ölümden duyabileceği ürpertiyi dile getirmiştir. Buna rağmen şair ölümün herkesin başında olduğunu düşünerek avunmaktadır: “Neylersin ölüm herkesin başında”.

• “Dante gibi ortasındayız ömrün” diyerek kendisini İtalyan şair Dante’ye benzetmiştir. Dante ile Tarancı’nın bu konudaki benzerliği ise iki şairinde ölüm konusunu işlemeleri ve yapıtlarında ölümden bahsetmeleridir.

• Cahit Sıtkı ölümü ızdırap duyarak karşılar fakat metafizik duygulara kaçmaz. Bunun sebebi ise laiklik düşüncesinden dolayı başka konulara çekmez.

• Cahit Sıtkı sosyal konularla ilgilenmez.

• Şiirde sade, yalın, basit, halk deyişlerine yer verilmiştir. Şiirde geçen deyimler: “gözünün yaşına bakmadan gider”, “şakaklarıma kar mı yağdı ne var?”, “gözler altındaki mor halkalar”.

• Gerçeklerden ayrılıp hayal dünyasına . Şair yaşadığı ana çok bağlı ve o andan kopmuyor.

• Bu şiire hâkim olan zaman şimdiki zamandır. Otuz beş yaşına gelmiş bir insanın geçmiş ve geleceğine bakışı vardır.

• Şiir otuz beş mısradan oluşmuştur.(5×7)

• 11’li hece ölçüsü kullanılmıştır. abab sarmal uyak örgüsü kullanılmıştır.

GECE – YAHYA KEMAL BEYATLI İNCELEYEN: İSMET EMRE

GECE

Kandilli yüzerken uykularda
Mehtâbı sürükledik sularda.
Bir yoldu parıldayan gümüşten,
Gittik… Bahs açmadık dönüşten.
Hulyâ tepeler hayâl ağaçlar…
Durgun suda dinlenen yamaçlar…
Mevsim sonu öyle bir zaman ki
Gâip bir mûsikîydi sanki.
Gitmiş, kaybolmuşuz uzakta…
Rü’yâ sona ermeden şafakta.(1)

Yahya Kemal BEYATLI

Şiir ve Zihniyet

Yahya Kemal, tıpkı Ahmet Haşim gibi şiiri bağımsız, kendi başına değeri olan, amacı kendinde menkul bir yapı olarak gören şairlerimizdendir. Onun herhangi bir ideolojinin emrine girmesine, herhangi bir duygu yahut düşüncenin taşıyıcılığına indirgenmesine şiddetle karşı çıkar. Bununla birlikte, özellikle Ahmet Haşim’den ayrılan tarafı: Şiirin konusu olarak toplumsal, tarihsel, siyasal duruşları da görmesi, görebilmesi ve şiiri bütünüyle bireysel olmaktan çıkararak toplumsal bir estetik duruş olarak düşünmesidir. Ancak bu duruş onun şiiri “estetik” bir bütün olarak görmesini ortadan kaldırmaz.

Yahya Kemal şiirinin zihniyet uçlarını bulmak için tekil bir yaklaşım göstermek yetmez, daha bütüncül bir arayışa girmek gerekir. Prof. Dr. Belkıs Gürsoy’un deyişiyle; “bugünün değil, bütünün peşinde olan şair, geçmiş, hal ve geleceği Doğu ve Batı’nın kültür mirası ile yoğurup yeni ve orijinal bir terkibe ulaştı. Ömrünün büyük bir kısmını kahvelerde geçerin şair, hem serazat yaşayışıyla, hem de ulaştığı terkiple kendinden önce gelenlerden farklıydı. Fikri buhranlarla sarsılan bir dönemde etrafında yeni ufuklar açtı.” (2) Gerçi Yahya Kemal’in Gece şiiri yukarıdaki yaklaşımı tam karşılayan ve onu özetleyen bir metin değil ancak yine de şiirin bireysel temalarından sızan tarih özlemi ve bazı göstergeler bu gerçeğe yaklaşıyor diyebiliriz. Örneğin Kandilli’nin uykularda yüzmesi, mevsim sonunun kaybolmuş bir musikiye benzemesi, anlatıcının daha rüya sona ermeden şafakta kaybolması, tepelerin rüya, ağaçların hayal olması hep bireysel temadan genele, bugünden geçmişe, Cumhuriyet’ten Osmanlı’ya uzanan bilinç kaymalarıdır. Bütün bunlar Yahya Kemal şiirinin zihniyetine dair ipuçlarını ortaya sererler. Bu yönüyle anlatıcı bir anlamda sevgilisiyle mehtaplı bir gecede yolculuğa çıkar, etrafı seyrederken hem bireysel geçmişine hem de kolektif geçmişine bir yolculuk yapar gibidir.

Şiirde Ahenk

Türk şiirinde, belki de ahenk deyince ilk başta akla gelen şairlerimizden biridir Yahya Kemal. O da tıpkı Ahmet Haşim gibi şiiri anlamdan ziyade musikiye yakın görür. “Şiir, rythme yani nazım sanatı olduğu için güfteden önce bir bestedir. Mısralarında nağme hissedilmeyen bir manzume sadece bir güftedir ki onu nesir sahasına atarız. Mısra mısra bir beste olan manzume ise asıl şiirdir.”(3) İşte Gece şiirini biraz da bu noktadan görmek ve değerlendirmek gerekir.

Şiirin vezni: Mef û lü/ me fâ i lün/ fe û lün. Şiirin dördüncü beytinin ikinci mısrasında sekt-i melih yapılmıştır. Bilindiği gibi bu vezin Seyit Nesimi’den başlayarak Türk şairleri tarafından sıklıkla kullanılmış, Türkçe ile uyum göstermiştir. Hatta, Fuzuli’nin Leyla vü Mecnun Mesnevisine vezin olma niteliğini kazanmıştır. Aruzun bu vezninde bazı mısraların ilk dört hecesinin arka arkaya uzun/kapalı hece olarak sıralanması mümkündür. Gece şiirinin “Gaib bir musikiydi sanki” mısrasında baştaki ilk dört hece (ga-ib-bir-mu) arka arkaya kapalı/uzun şekilde yer almıştır. Burada temel amaç şiire vezin hareketi kazandırmak ve seslerin akışındaki ahengi zenginleştirerek, melodiyi tekdüzelikten kurtarmaktır. Hal böyle olunca söz konusu mısradaki vezin; mef û lün/ fâ i lün/ fe û lün şekline dönüşmüştür. Şiirin ikinci beytinin ikinci mısrası ile son beytin ilk mısrasında da durum aynıdır.

Görüldüğü gibi Yahya Kemal sadece beş beyitli bir şiirin üç mısrasında sekt-i melihe başvurarak kendine özgü “saf şiir” anlayışının doğal yansıması olarak şiire çok geniş bir ahenk alanı yaratmıştır.

Şiir Dili

Şiir Dili ve Türk Şiir Dili adlı eserinde Doğan Aksan şöyle diyor: “Birçok dilbilimci şiir dilini ‘dil içinde ayrı bir dil’ kabul ediyor. Bunun nedeni, şiirin amacının iletişim değil, heyecan verme, etkileme oluşudur, diyebiliriz.” (4) Ancak, unutmamak gerekir ki şiire özgü bu heyecan verme, duygu taşıma işlevinin yerine getirilebilmesi için dilin nesir dilinden ayrılarak kendine özgü bir doğaya bürünmesi/büründürülmesi gerekmektedir. Hal böyle olunca da ‘şiir dili’ne özgü ses unsurları ile söz sanatlarının yarattığı bir dil mekanizması kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Yahya Kemal’in Gece şiirinin daha başında şiir diline özgü bir sapmadan bahsedilebilir: Uykularda Kandilli’nin yüzmesi, nesir diline özgü bir söyleyiş değildir. Bir semtin uykularda yüzmesi ancak şiir söz konusu edildiğinde kabullenilebilir; yoksa, uykularda yüzmenin kendisi bile dili zorlama anlamına gelir. Uykulu şekilde yüzmek olabilir ancak uykularda yüzmek, dili zorlamak demektir. Aynı durum, mehtabın sularda sürüklenmesi ifadesi için de geçerlidir. Gerçek hayatta birden fazla kişinin (sürükledik!) mehtabı peşine takıp sularda sürüklemesi mantık dışıdır. Şiirin doğasına özgü bu nesir dışı ifadeler şiir boyunca devam eder: Yolun gümüşten olması, tepelerle ağaçların hayal mahsulü olması, yamaçların durgun suda dinlenmesi, mevsim sonunun kaybolmuş bir musikiyi andırması, rüyanın şafakta devam etmesi gibi söyleyişlerin hepsini şiir dili kapsamında değerlendirebiliriz. Aslında, şiire hakim olan bütün bu metaforlar gecenin ruhuna uygun bir dille karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Çünkü uyku, mehtap, hülya, hayal, musiki, rüya ve şafak kelimelerinin hepsi de doğrudan geceye özgü durumları anlatan yahut çağrıştıran duyguları ifadelendirmektedir.

Şiir diliyle anlamı birbirinden ayırmak mümkün değildir. Nesirde, nesre ait edebi metin söyleyişlerinde kurulan cümleler hep bir yapıyı oluşturma ve o yapının içine girme amacını taşır. Oysa şiirde kurulan cümlelerin bir yapı oluşturmak gibi amacı yoktur. Onlar, sadece söylenirken, söylenme esnasında işlev yüklenen ve ille de belli bir amaca ulaşma gayreti görülmeyen dil sıçramalarıdır. Örneğin Gece şiirini bu minvalde anlatmaya kalkarsak karşımıza şöyle bir tablo çıkar: “Kandilli uykularda yüzerken, biz mehtabı sularda sürükledik. Dönüşten hiç bahis açmadan, gümüş gibi parıldayan bir yoldan sürekli gittik. Yolun üstünde hepsi hayal olan tepelerle ağaçlar ve durgun suda dinlenen yamaçlar vardı. Mevsimin sonuydu (hangi mevsimin, belli değil!) ve musiki kaybolmuştu (hangi musiki, ne tarz bir musiki, kimin musikisi, bunların hiçbiri yok, sadece musiki). Rüyamız daha sona ermeden, şafakta gidip kaybolmuşuz, hem de uzak bir şafakta.” Şimdi bu satırları nesir diliyle ifade etsek bir anlamı olur mu? Ortaya çıkan anlam estetik bir metaya dönüşür mü? Ama görüldüğü gibi şiir söz konusu edildiğinde, şiire özgü başlangıçta kurduğumuz ön yargı, bütün bu tuhaflıkları görmezden gelerek hoş bir tını olarak ve içimize işleyen bir melodi olarak dinlememizi gerektiriyor. Bu haliyle şiirdeki olaylar gerçeklik düzleminde değil masal dünyasında geçiyor gibidir ve bize şunları söyletiyor: Evet, şair, gecenin içinde bir yolculuğa çıkmış, daha önce (büyük ihtimalle sevgilisi olan biriyle) yaşadıklarını hatırlıyor. Vakit gecenin sonlarıdır; çünkü mevsimin sonu, uyku, yolun gümüşten olması, gümüş renginin şafağa özgü doğasıyla ilgili, dönüşten bahis açılmaması, suların durgun olması (beden içindeki suyun, yahut denizin, ırmağın, gölün), yamaçların bütün bir günün yorgunluğunu üstünden atarak artık dinlenmeye çekilmiş olması, mevsim sonu, musikinin akşamda kalıp gecenin ilerleyen saatlerine sarkmaması, artık kaybolmuş olması, şafakta, rüyanın hala devam ediyor olması gibi söyleyişlerin hepsi gecenin başlangıç noktasına değil, bitişine yakın bir zaman dilimine işaret etmektedir. Üstelik, hatırlanan rüyaların hep şafakta, uyanmaya yakın olanlar olduğu göz önüne alındığında bu daha da belirginlik kazanır.

Gece şiirinin dil kurgusu, Yahya Kemal’in genel şiir anlayışının bir parçası olarak nesir diliyle bağlarını bütünüyle koparmış, söz sanatlarının, devrik ifadelerin, serbest çağrışımların vs. yer aldığı bir çeşitlilik göstermektedir.

Şiirde Yapı

Gece şiiri, aruzla yazılmış beş beyitten oluşan (Yahya Kemal söz konusu edildiğinde, ikilik yerine beyit denmesi kadar doğal ne olabilir!) bir şiirdir. Her beytin birinci mısrası durgunluk ve seyretme; ikinci mısrası ise harekete ayrılmıştır. Birinci beyitte; şair (anlatıcı), Kandilli semtini seyrediyor ve onun uykunun doruğunda olduğunu görüyor; ardından (sevgilisiyle?) mehtabı sularda sürüklüyorlar. İkinci beyitte; gümüş gibi parıldayan bir yol vardır; dönüşten bahis açmadan yürüyorlar (gitmek fiili). Üçüncü beyitte hülya tepeler ve hayal ağaçları vardır, yamaçlar ise durgun suda dinlenmektedirler. (Dinlenmenin de bir eylem olduğu unutulmamalı). Dördüncü beyitte mevsim sonunun herhangi bir zaman diliminde kaybolmuş bir musiki çalmaktadır. Bu genellemeyi sadece son beyit bozmaktadır ve onun birinci mısrasında eylem, ikinci mısrasında durgunluk vardır. Ancak dikkatle bakıldığında burada anlam akışına göre ikinci mısra önce, birinci mısra sonra gelmek zorundadır. Yani rüya sona ermeden şafakta, gitmiş, kaybolmuşuz uzakta şeklinde okunması gerekmektedir. Burada şairin mısraların yerini değiştirmesini şiire özgü bir hareketliliği sağlama arayışı olarak düşünmeliyiz.
Böylece, Gece şiirinin yapısı bir durgunluk bir hareketlilik, bir durgunluk bir hareketlilik üzerine kurulmuş gibi görünmektedir. Hareketliliği sağlayan unsurlar; sürüklemek, gitmek, dinlenmek, müzik çalmak, kaybolmaktır. Şair, her mısraya bir eylem yerleştirerek bir önceki mısrayı taşıma görevi vermiştir.

Şiirde Tema

Şiirin yapısına uygun kayganlık ve uçuculuk, temaya da hakimdir. Şiirin teması, ancak satır aralarına bakılarak bulunabilir: Gecenin insan ruhunda yarattığı hareketlilik. Gündüzün bütün o görünür, görünmez ayrıntılarını bir anda yok edip, sanki bambaşka bir dünyada yaşıyormuşuz izlenimi veren bir geceyle karşı karşıyayız. Parmaklarının ucuyla zihnimize dokunup olduğundan farklı bir dış dünya ve iç evren yaratan büyücüye benziyor bu haliyle gece. Bir semti uykuya boğuyor (Burada yüzmek, uykunun doruk noktası, gark olmak anlamında kullanılmıştır.). İnsanlara suyun içinde mehtabı sürükletiyor. Yolu gümüşe boyuyor, dönüşü unutturuyor; her şeyi hayal dünyasının bir parçası yapıyor; tepeleri, ağaçları, yamaçları… Bu haliyle gece, kaybolmuş bir ezgi, çok gerilerde kalmış bir melodidir. Ve insan, bu melodiyle, bu melodinin içinde kaybolup gidiyor; nereye? Rüyanın kucağına. Vakitse şafaktır ve hala rüyanın hükmü sürmektedir. Belki Gece şiirinin bütün detayları burada, rüyanın doğasında gizli. Üstelik şiirin teması da ondan başka bir şey değil. Başa dönersek: Gecenin gündüze özgü ne varsa hepsinin üstüne perde çekip kendi oyununu oynaması.

Gerçeklik ve Anlam

Şiir söz konusu edildiğinde, gerçeğin tek ve mutlak olmaktan çıkarak bin türlü renk ve biçime girdiğini kabul etmek gerekir. Üstelik mantığın katı kuralları ve doğanın yasaları da devre dışıdır. Buna bir de Yahya Kemal şiirini eklemlediğimizde artık gerçek dediğimiz şeyi, her şiirin kendi iç evreninden süzüp çıkarmaktan başka yol yoktur.

Gerçek: Kandilli gibi bir semt uykularda yüzmez; şiirde: Kandilli uykularda yüzmektedir. Gözleri kapalıdır ve uyku sarhoşluğu vardır üzerinde. Gerçek: Kimse mehtabı olduğu yerden alıp aşağı çekemez, suyun içine koyamaz ve suyun üstünden sürükleyemez, şiirde: Şair, mehtabı aşağı indirip, suyun içine özenle yerleştirmiştir. Bir kayık gibi, bir kano, bir sal gibi, daha yumuşak, daha geçirgen, daha şeffaf, daha bayıltıcı bir renk ve koku olarak mehtabı suyun içinde sürükleyip durmaktadır. Gecenin ortasında usulca kayan hayal gibi suyun ortasında mehtap kayıp gitmektedir.

Gerçek: Dönüşün rengi yoktur. Dönersiniz, olur biter. Şiirde: Dönüş, üzerinde durulmayan, bahsi açılmayan gümüş gibi parıldayıp duran bir yoldur.

Gerçek: Tepe ya vardır ya yoktur, ağaçlar ya oradadır, ya değildir; yamaçların ancak yansısı girer suya. Şiirde: Tepeler gecenin ortasına çadır açmış zihnin ürünüdürler; ağaçlar hayalin yansımasıdır; yamaçlar durgun suyun içine girmiş, kollarını yana uzatmış, gözlerini kapayıp dinlenmektedir.

Gerçek: Her şeyin bir sonu vardır; mevsimlerin de. Şiirde: Mevsim sonu öyle bir zaman ki? (Nasıl bir zaman! Boşluk, alabildiğine belirsizlik…) Kaybolmuş bir musiki… Kaybolmuş bir musiki olan nedir? Mevsim sonu mu? Öyle bir zaman mı? Başka bir şey mi? Belli değil. Ama siz öyle kabul edin. Belki de kaybolmuş musiki, bir zamanlar olan, olduğu için insanı buradan alıp oraya götüren, büyülü, yaratıcı bir şeydi ve şimdi yok. Tıpkı yıllar gibi, yılların üzerine ağdığı pek çok yaşam kırıntısı gibi şimdi sesi geliyor uzaktan, sadece tınılarını duyuyoruz, o kadar.
Gerçek: İnsanlar kaybolurlar. Bir semtin kalabalık caddelerinde, fırtına sonrası bir adanın kıyısında, bir uçak kazasında, bir çöl ortasında, kaybolur insanlar. Karmaşanın ortasında, dertlerin, tarifsiz kederlerin ortasında. Ama kayboldukları bir yer vardır nihayetinde. Şiirde: Gitmiş, kaybolmuşuz uzakta. Nerde? Nasıl? Kiminle? Uzakta. Uzakta işte. O uzak neresi? Belli değil. Şiir bunun peşine düşmez. Gerekli de değildir zaten. Kaybolmak için uzak yeterlidir. Belki de bu kaybolunmuş yer şafağın ortasıdır. Yani bir mekan değil, bir zaman parçasıdır. Belki bir rüyanın içidir kaybolunan yer. Bunların hepsi düşünülür, hepsi de doğrudur şiir için. Aslında, bunların hepsi düşünüldüğünde şiir şiirdir ve şiirin gerçekliği budur, anlamı burasıdır.

Şiir ve Gelenek

Mehmet Fuat, Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi’nde, Yahya Kemal’le birlikte Türk şiirinde “eski şiir geleneğinin gücüne yeniden yaslanış”ın başladığını iddia eder. (5) Oysa, Yahya Kemal şiiri gücünü doğrudan doğruya gelenekten almış olsa bile çok ciddi bir Fransız şiiri etkisini görmezden gelmemizi gerektirmez.

Yahya Kemal şiirini tek başına ve bir bütün olarak düşünürsek yararlandığı iki temel ırmaktan bahsetmek mümkündür: Birisi Cumhuriyet kurulduktan sonra bile bırakmadığı, bırakmayı hiç düşünmediği Divan şiiri estetiğinin temel dinamikleri ki ömrü boyunca aruzun dışına, bir istisnayla, hiç çıkmamış olması bunun en belirgin örneğidir, diğeri ise 1903 yılındaki Paris yolculuğunun ardından ömür boyunca peşini bırakmadığı Fransız şiiri ve onun ciddi yansıması Sembolizm. Bu bağlamda, Nerval, Verlaine, Baudelaire, Mallarme gibi Fransız şairlerinin Yahya Kemal şiirinin ahenk yapısına etkide bulunduklarını rahatlıkla söylemek mümkündür. Erdoğan Alkan Yahya Kemal ile Fransız şiir geleneği arasındaki bağı şu şekilde kuruyor: “Fransızca bilen bazı şairlerimiz Nerval, Baudelaire, Verlaine, Apollinaire, Eluard, Rimbaud, Mallarme ve Aragon gibi Fransız şairlerinden etkilenmişler ama yaptıkları şey öykünmeden, dize aktarmadan öteye gidememiş. Sonunda, yazdıkları şiir de Türk toplumunun ve Türk ikliminin şiiri olmamış. Yahya Kemal’e gelince, birçok Fransız şairinden o da etkilenmiş, bunu açıkça söylüyor. Ama ‘Avrupa irfanından bir yerli edebiyata gelmiş, mektepten memlekete dönmüş.’ dize ya da imge aktarmamış, yöntem araştırmış.” (6) Böylece bu iki güçlü ırmak birleşerek Yahya Kemal şiirinin temel dokusunu, geleneğe yansıyan çıkış noktasını ortaya çıkarmış oluyor.

Gece şiirine gelince; tematik kurgu, üslup, tarz ve eda bakımından gerçekten Fransız şiirinin yukarıda sayılan isimlerinin temsil ettikleri sembolist şiir akımının izini göstermekle birlikte özellikle biçim, vezin, kafiye kurgusu vs. bakımından Divan şiir geleneğinin izlerini taşıyor.

Şiir ve Yorum

Şiir, tıpkı Abdülhak Hamid’in Külbe-i İştiyak’ında (7) olduğu gibi omurgasını hemen bütünüyle hayalden alan bir malzeme üzerine kurulmuştur. Orada Abdülhak Hamid nasıl bir arzu kulübesi inşa etmek için bilincinin görünür görünmez bütün noktalarına müracaat ediyorsa, burada da Yahya Kemal, geceleyin geçirilen hoş anlar için uykuları, mehtabı, suları, gümüş rengi yolları, hülya tepeleri, hayal ağaçları, durgun suda dinlenen yamaçları, kaybolmuş şarkıları, şafakta sona ermeyen rüyaları yardımına çağırıyor. Böylece yukarıda sayılanların hepsi yan yana gelerek geceyi kendi doğasına yaklaştırıyor ve yakıştırıyor.
Gece olunca bütün bir yeryüzü uykuya dalar. Sanki gündüzkü telaş, hareketlilik, karmaşa yerini hoş bir yorgunluğa, o da kıpırtısız bir durgunluğa terk eder. Tam bu sıra ay doğar ve ayın yoluna devam ederken karşısına çıkıp ona eşlik edeceği şey, sudur. Gece, her şey tatlı bir uykuya dalmışken, mehtap suyun üzerinde kayıp gider. Burada, suyun üzerinde kayan, bir anlamda onunla yürüyüşe çıkan mehtaba bir de şairle sevgilisi eşlik etmektedir: Artık su, mehtap, sevgili üçlemesi gümüşi bir evren yaratmışlardır ve böylesi bir yolculukta geriye dönmekten bahsetmek anlamsızdır. Bir yürüyüşten bahsediyoruz ve onun bütün unsurlarının tamamlanması gerekir: Madem ki vakit gecedir, su var, mehtap var, sevgili var ve gümüşten yollarda yürünmektedir o halde hülya tepeler ve hayal ağaçları da gereklidir. Üstelik (belki sevgiliyle bütün bunları seyretmek için sırt üstü uzanılabilecek) bir de durgun suda dinlenen yamaç olmalı. Gündüzün karmaşası, cadı kazanı olayları ancak böylece yerini gecenin ortasına yerleşmiş bir rüya alemine terk edebilir.
Mevsim sonudur. Kaybolmuş, geride kalmış bir musikinin nağmeleri vardır. Arada bir görünüp kaybolan, gelip giden. Bunların arasına tünemiş insanların uzakta bir yerde kaybolup gitmesinden, şafakta, bir rüyanın içinde yaşıyor oluşu gerçeğinden başka ne vardır?
Şiir, bir rüya şiiridir. Gece, şaire kollarını açarak, ona bütün dertlerini, dünyevi sıkıntılarını unutturacak bir rüya gördürmektedir. Burada, rüyaya özgü ne aranırsa o var. Rüya, ister gözleri açık görüneninden, ister kapalı görüneninden olsun. Her şey hayalidir bu sebepten. Rüyada karşılaştığımız cinsten, var ama yok benzeri, aslında hayatta karşılaştığımız türden…

Şiir ve Şair

Asıl adı Ahmed Agah olan Yahya Kemal Beyatlı, 2 Aralık 1884 yılında Üsküp’te doğmuştur. İrtika ve Malumat dergilerinde Agah Kemal imzasıyla yazan Yahya Kemal, 1903’te Paris’e gitmiş, eğitimine orada devam etmiştir. Sonraki yıllarda, özellikle 2. Meşrutiyet döneminde Nev-Yunanilik hareketini başlatmasında Fransa’da aldığı eğitimin büyük rolü bulunmaktadır. Daha sonra Akdeniz çevresinde (8) gelişip serpilen ve Antik yunan-Latin kaynaklı bu hareketin ciddi bir taraftar bulmaması yahut bu kültürle Türk şiiri arasında ciddi bağlar kurulamaması üzerine bakışını Anadolu’ya yöneltmiş ve Nayilik hareketini başlatmıştır.
Milli Mücadele döneminde İleri gazetesinde yazdığı yazılarla mücadeleyi destekleyen Yahya Kemal, Cumhuriyet sonrasında “saf şiir” adını verdiği tarzı geliştirmeye devam etmiş ve eski şiirin ruhundan, gelenekten beslenmeyi ömrünün sonuna kadar ihmal etmemiştir. Şairin, 1 Kasım 1958’de vefat etmesinin ardından başkalarınca derlenip toparlanan şiir kitapları şunlardır: Kendi Gök Kubbemiz (1961), Eski Şiirin Rüzgarıyla (1962), Rubailer (1963), Hayyam Rubailerini Türkçe Söyleyiş (1963), Bitmemiş Şiirler (1976).

Özellikle şiir söz konusu edildiğinde sık yazmayı sevmeyen ve yazdıklarını hemen piyasaya çıkarmayıp yeri geldiğinde aylar, yıllarca beklemesini, sabretmesini bilen ender şairlerimizden biridir Yahya Kemal. Bu tavır, onun şiiri bir düşünce ve duygu aracı olarak görmenin ötesinde amaç gibi kabul etmesinin sonucudur. Aynı tavır, Divan şiiri tarzında yazdığı ve Eski Şiirin Rüzgarıyla adı altında toplanan metinlerinde de İstanbul’un kültürel ve siyasal tarihinde yer etmiş olayların anlatılması esnasında da geçerlidir. Yahya Kemal, ele aldığı konu ne olursa olsun hep nesneyi estetiğe dönüştürme bilinç ve duyarlılığıyla hareket etmiştir. Yahya Kemal Enstitüsü müdürlüğü yapan Nihat Sami, onun kitabına konan bir yazısında şiirlerini üç kategori altında toplayıp şöyle demektedir: “Kendi Gök Kubbemiz grubunda, Türk milletinin, Türkiye topraklarında yarattığı; Türk kanıyla İslam imanının birleşmesinden doğan; büyük milliyet ve medeniyet niteliğini, yüceliğini ve güzelliğini terennüm eden şiirler yer almıştır. İkinci kısımda şairin düşünüş şiirleri ve bilhassa rindlik, ufuk ve ölüm temaları üzerinde durduğu şiirler vardır. Üçüncü kısımda, daha çok, aşk şiirleri sıralanmıştır. Fakat Yahya Kemal, her şiirini, mutlaka milli üslupla söyleyen, büyük tefekkür şairi olduğu için, bu bölümlerin herhangi birindeki şiirlerin çoğu, öteki bölümlere de girebilecek özelliktedir. Onun aşk şiirlerinde, zengin vatan ve düşünüş unsurları; düşünüş şiirlerinde aşk unsurları vardır.”(9) Yahya Kemal şiirlerini bütün olarak değerlendirmeye dönük bu yaklaşımı bir başka açıdan değerlendirmek mümkündür: Nasıl ki aşk şiirlerinin içinde düşünce, düşünce şiirlerinin içinde aşk sızıntıları varsa, aynı şekilde tarihin içine bugünü, bugünün içine dünü yerleştirme; anlamın içine biçimi, biçimin içine anlamı; ahengin içine temayı, temanın içine ahengi, rüyanın içine gerçeği (hayatı), gerçeğin içine rüyayı vs. yerleştirme anlayışı vardır Yahya Kemal’de. Bu da onun hangi şiirini ele alırsak alalım, şiiri bir dünya görüşü gibi benimseyip bir yaşam tarzı olarak kabullenmesinin çok doğal sonucudur.

Sonuç

Yahya Kemal Beyatlı, özellikle Cumhuriyet sonrası şiirimizin önde gelen ve ana damar sayabileceğimiz şairlerinden biridir. Bizde, “saf şiir” anlayışının kurucusu ve aynı zamanda en önemli temsilcisidir. Bu tarafıyla kendisinden sonra bir gelenek oluşturduğunu ve bu geleneğin şiiri kendi kendisinin amacı addetme mantığıyla hareket ettiğini söyleyebiliriz.

DİPNOTLAR
1 BEYATLI, Yahya Kemal; Kendi Gök Kubbemiz, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1969, s. 47.
2 GÜRSOY, Belkıs Altuniş; Türk Dünyası Edebiyatçılar Ansiklopedisi, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2001, Cilt: 2, s. 255.
3 BEYATLI, Yahya Kemal; Edebiyata Dâir, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 2. baskı, İstanbul, 1984, s. 7.
4 AKSAN, Doğan; Şiir Dili ve Türk Şiir Dili, Be-Ta Basım Yayım A.Ş., İstanbul, (Tarihsiz), s. 18.
5 FUAT, Mehmet; Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi, Adam Yayınları, 11. baskı, İstanbul, 1997, s. 11-12.
6 ALKAN, Erdoğan; Şiir Sanatı- Dünyada ve Türkiye’de Şiir Akımları, Şiirin Temel Sorunları-Kavramları, Yön Yayıncılık, İstanbul, Ocak 1995, s. 410-411. Alkan, kitabının 411. sayfasından 422. sayfasına kadar Yahya Kemal şiiriyle Fransız şiirinin önde gelen temsilcilerinden Nerval metinleri arasında bir karşılaştırma yapmıştır.
7 TARHAN, Abdülhak Hamid; Hep yahut Hiç, Hazırlayan: İnci Enginün, Dergah Yayınları, İstanbul, 1982, s. 141-145.
8 Büyük ihtimalle, Yahya Kemal’in Parisli yıllarında Avrupa kültür mahfillerinde fikirleri ciddi şekilde tartışılan ve öncülüğünü Fernand Braudel’in yaptığı Annales Okulu’nun Nev-Yunanilik düşüncesinin oluşmasına ilham teşkil etmiştir. Süreç ve hareketlerin sahip olduğu fikirlere bakıldığında bu yargı, üzerinde düşünülmeyi ve analitik bir yaklaşımı hak ediyor. Annales Okulu hakkında daha geniş bilgi için bakınız: Peter Burke: Annales Okulu, Çeviren: Mehmet Küçük, Doğu Batı Yayınları, Ankara, 2002.
9 BEYATLI, Yahya Kemal; Kendi Gök Kubbemiz, (Nihat Sami Banarlı Ön Söz’ü), Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1969, s. VI.

Kaynak: buruciyeedebiyat

Etiket Bulutu