FATİH ŞAHİN'LE PERİLİ ŞİİRLER

Posts tagged ‘Oysa’

Düşkavuran

Gittiğine inansam dönmeni beklerdim
Köhne gemiler geçiyor içimden
Hangi sokağa dalsam hangi kapıyı açsam
Ardında sen

Hep sesine bir kulaç kala boğuluyorum
Bilmem
Sen mi erken demir alıyorsun
Ben mi geç kalıyorum

Ellerimi bıraktığın yerden
Çığlar yuvarlanıyor ta şurama
Her gece fırlatıp denizlere
Yitirilmiş tebessumleri
bir cigarayla parmak uçlarımı öldürüyorum
çürümüş rüyalardan arta kalan mirasınla
yolcusuzu yollara döndüm
alnımdaki girdaplar şimdi kan tarlası

fırtınalar kopuyor demişsin
yüreğinin en rüzgarsız yerlerinde
oysa ben
bin mevsim sana fırtınalandım
sen bilmedin
gittiğine inansam dönmeni beklerdim
Kahraman Tazeoğlu

Ayrılık Gelmeden Git Sen

kimsesiz bir gökyüzüne
lâl bir dilin tüm sesiyle haykırması kadar sağır,
karanlık sularda,bir âmânın gözlerini araması kadar kör;
yani anlamsızlığa yeni anlamlar yükler gibi
yalnızca yalnızlığa anlatıyorum kendimi…
çıkmaza düşmüş şiirlerin koynunda
bir uzun yol oluyor kalemden süzülen her harf
her hece aklımın kabristanlarında yankılanan
sahipsiz bir ölüm çığlığı,
masumiyeti sesimde eskiyen…
ve dudaklarımın ucunda bitmek bilmeyen acılı tiryakilikler
ve sonrasızlığın deminde keder dökülüyor kağıtlara
hâsılı aşk; ölü doğmuş bir çocuk şimdi
yüreğimin sevda çukurlarında…
hadi yâr kendini al gecelerimden
al ve git!
zaten bir uzak düştü benimki;
ertelenmiş zamanlarda resmedilirken mavinin imkansızlığı,
şiirler nice sevdaya küs bakış hüküm giymişken,
ezbersiz acılar eşliğinde gözlerinde tükenmek
ve ölebilmek kirpiklerinin iz düşümünde
hani meçhul bir izbede seninle el ele…!
oysa mutluluğu çoktan rehin bıraktım ben
bilmem hangi şehrin emanetçisinde
ve senden habersiz,
adından acılar türetiyorum şimdilerde…
dilimin ucuna geliyorsun bir zaman
yaşamak soruyorsun!
yaşamak; kör bir sancıdır sol yanımda,
dönüşsüz bir türkünün kambur sesinde yitip giden…!
ve dinledikçe kendimi,
kâbus olup büyür geceler karanlığın uğultulu yollarında…
ben kaçmak isterken her şeyden
gözlerin adına kendime sefer üstüne sefer eylerim.
sana çok benzeyen bir şehir olur geçtiğim her yer
her yer öylece uzar gider içinde gözlerimin
ve bizden çok uzakta
mevsim çömezi bir haziran
sonbahara uyanır şehr-i İstanbul,
gözlerinde bir mavi yangın
ve saçlarından dökülür martılar
Üsküdar’da pasaklı bir deniz kızının
sâhi martılar diyordu bir şair:
“martılar ki sokak çocuklarıdır denizin”
yani öylesi kimsesiz ve unutulmuş
yani morarmış kanatlarında münzevi bir hayat taşıyan
sonrası geç kalmış yaşanmışlıklarda
bulutsuzluğa prangalı bir çift yağmur damlası,
yağmasın diye kulelerde saklanan..!

işte böyle “can” dediğim:
yetim çocuklar hüznünde
kâhır yüklü gölgeme
çokça sahiplik etmişken bedenim,
yorgunluğun kıyısında
hüzün olup işlenmişim ömür gergefine…
çapulcu dillerin nazarında
sevdaya zûl libaslar giyinen,
uğursuzluk alâmeti koca bir hiç’miş adım…
ötesi yok!
gurbet yokuşu ağlamalar pazarında
iki damla gözyaşıymış bedelim
ve soyunup benliğimden
elem üstüne elem giyinmiş
sana pervane yüreğim
gözlerimde gözlerini ateş bilip yanmışım öylece
hiç ses etmemişim
meğer ne çok kedermiş
gözlerinin içinde tutuklu kalmak..!
lâkin sevmişim işte
her şeyden ve herkesten öte
sadece sevmişim seni…
ama sen kendini sök düşlerimden
sök ve git şimdi!
yolların koynunda
başımı yaslayıp ölümün yamacına
bunca acıyla yoldaş olmuşken ben
sen kaç benim kalabalığımdan
ve bir intiharın şafağında
sesini sil şiirlerimden
olmasın dönüşü gittiğin yolun
kalemi kırılmış gelişlerin hükmünde
sonsuz bir gidişle
unutmalara aç yüreğini,
yüreğini toparla yüreğimden
cellat bayramı asılışlarda
nasırlı urganlar kuşanmış şiirlerde seyreyle yüzümü
ve zamana not düşsün akreple yelkovan
yüzün kalbimin ortasında
yalnızlık yazgısı yemin olsun
ki belki arınıp mezar kalabalıklardan
ben yine ben olurum…!
yağmurlu bir gökyüzü akşamı
hani olur ya!
düş yorgunu bir martı gelir de hatırlatırsa beni
“ziyan ömürler kucağında
kendine has ölümler büyüten
bir deli çocuktu” dersin…
hadi git şimdi
git ki gözlerine “ayrılık” değmesin…
Kahraman Tazeoğlu

NEFES

gece, yıldız ve buğday tanesi
ayışığı düşerken bozkıra
bana bir kez daha öyle bak
kanayan yara
cam kesiği
elini tutsam diyorum
gözyaşımda tuz
yarama bas..
.
bana bir kez daha öyle bak
sonra öleyim
kayboldum
bul beni
sürgündeyim
sar beni
bana bir kez daha öyle bak
sonra öleyim…
.
gece, yıldız ve buğday tanesi
biliyor musun
sen hep aynıydın oysa
dilek tut
salıver ortayerine karanlığın
nefesim kesiliyor
oysa ne çok sevdim seni
.
bana bir kez daha öyle bak
gücüm kalmadı
yaşamak dediğin
iki nefes arası
seni seviyorum…

YASEMEN

Yaralı akşamlardan çıkıp gelmiştim
Ben bütün akşamlardan çıkıp gelmiştim
Belki seni böyle bulmamalıydım
Öyle kalmalıydı belki akşamlar
Yitik bir masal gibi,
Seni gözlerimde bulmamalıydım
Sonra ellerini tanıyordum, incecik
Sonra, kırılgan gözlerini
Susup, yüreğime süzüyordun
Yüreğim diyorum,
Yüreğim, YASEMEN
Ben hep kordan güllere tutunurdum, pür telaş
Ben hep tutunurdum avuçlarımda ateş
Yağmur hiç böyle yağmazdı ellerime
Ellerim diyorum,
Ellerim, YASEMEN
Bir bulut düşüyordu düşlerin ortasına
Ben, tepeden tırnağa ıslanıyordum
Hiç böyle görmemiştim aşkın iki yüzünü
Seni korkularla sevmek,
Seni hesapsızca sevmek,
Her şeye rağmen, işte seni sevmekti,
öncesi ve sonrası…
Şimdi bir bulut var yüreğimde gezinen
Şimdi yıldız yıldız gökyüzü yanıyor
Gökyüzü diyorum,
Gökyüzü,YASEMEN
İşte böyle kimsesiz her ânımda
Yani her ânımda,
Bir şiir sarıyor üşüyen düşlerimi
Oysa ben seni hiç tanımıyorum,
Ömrünün şiirine hiç dokunmadım
Sebebim, hayatın ortasında
eğreti duruşundu
Ve ben bir kumar oynadım, ikimiz adına
Birimiz kaybettik
Mutlaka kaybettik…
Şimdi, şu dalgalar çarpmıyor mu bağrıma,
Bir yerlerde senin adın kanıyor
Kanıyor diyorum,
Kanıyor, YASEMEN
Ürkek bakışlarım avuçlarında işte
Türkü dolu kalbim bakışlarında
Seni bile bile seviyorum, bilesin
Seni, bile bile kaybediyorum
Bilir misin, ömrümün sonrası nedir?
Sonrası diyorum,
Sonrası, YASEMEN
Bir gün rüzgârınla çekip gideceksin
Gideceksin, bilmiyorum
Vazgeçilebilir dostlar bırakacaksın bu şehirde
Beni terk ettiğini bilmeyeceksin
Sonra, gözlerimde tutuşacaksın
Gözlerim diyorum,
Gözlerim YASEMEN

YORGUNSUN

Bir akşam geldin işte
Omzunda mazinin hüzünlü yüzü
Dingin bir fırtınaydı dokunduğum her hece
Ya da çırpınan bir gül,
Vapursuz,martısız,İstanbul’suz bir deniz…
Nasıl sevseydim seni?
Annem,kızım,sevgilim
Üç nesildir incitmeden sevdiğim,
Bir sabah da ellerin çiçeklerle uyansın
Öykünü dizlerime dök,
Yorgunsun….

Bir akşam geldin işte
Ben,bir akşam kaçmak istedim
Sigaramı,çakmağımı,hikayemi o masada bırakıp,
Yüzümü rüzgara açmak istedim…
Oysa ki dostum,
Kardeşim,
Sevgilim,
Bir savaşı kaybetmek koymadı bana
Kılıcımı bıraktım,
Gözlerimi indirdim.
Ben,bir gül yangınını denizlerle söndürdüm
Ah,unutulmak istedim
Unutulmak istedim
Beni şarkılara bırak,
Yorgunsun…

Bir akşam geldin işte
Hoş geldin diyemedim..
Aşkım yaralardı değdiği yeri,
Gözlerine kıyamadım.
Kumdan kaleler yaptım ömrüme,
Yıktım senden habersiz
Şiirler anlamsızdı,kahramanlar kadersiz…
Yavrum,
Güzelim,
Sevgilim,
Söylenecek başka bir şey yok
Beni,
Ölümüne,
Bırak..
Yorgunsun….

SAMARRA

“Ve bir kadın, ’Bize acıdan bahset’ dedi. “HALİL CİBRAN

neresinden başlanırsa bir masala
ve neresinden kanarsa en çok bu yara
oradaydı aşk
ve o kadardı yokluğun…

bir varmış , bir yokmuştu aslında
kaf dağının ardında saklıydı
bu şiirin sırrı …
gözlerine benzer bir yaprağın
yeşiliydi mevsim
ve (samarra) gözlerinden sonrasıydı
içimizdeki yangın..

gözyaşlarımı saklayarak
bir bulutun beyazına
yorgun bir gölge düşürdün
sensizliğin orta yerine…
beni bu yalnızlığa hapsetme

ve (samarra)
yedi başlı bir canavardı
akıp giderken zaman
hangi takvim yaprağı
ve hangi saat var ki
anlatsın bu masalı

(samarra) nasıl bir depremdir ki,
devrilir üzerime gökyüzü
ilkin kırılır aynalar
kanatır içimdeki aksini
ve yaralı bir güvercin düşer avuçlarıma
durmadan sızarken içime karanlık
inadına uzayan geceleriyle
başucumda bekler kasım
sen de yoksun…
çaresizliğin öbür adıdır yokluğun

(samarra) duvarları yıkıldı bu masalın
az da gitsem /uz da gitsem
sende son bulur menzilim..
durmadan bir hançer dokunur
sol yanımdaki sancıya
ellerinden tutsam
bir amansız hasrete tutsak
durmadan uykusuzum oysa

şimdi vakit
aynı şehrin gökyüzünde
karşılayabilmektir güneşi…

(samarra)
sırası mıydı çekip gitmenin

ZAMANSIZ AYRILIK

durmadan içime sızıyor karanlık

ve inadına uzayan geceleriyle
başucumda bekliyor kasım
sen de yoksun…

oysa şiirler büyütmüştüm
yokluğunda…

sırası mıydı çekip gitmenin

Etiket Bulutu