FATİH ŞAHİN'LE PERİLİ ŞİİRLER

Posts tagged ‘Ki’

Ah Le Yar

Yücel Arzen

Sana Olan Duyguları
Bir Bilebilsen Anlayabilsen
Belki Severdin
İçimdeki Hasretini Bir Duyabilsen
Anlatabilsem
Belki Benimdin

Sana Sevdiğim Diyemem
Yalan Yalan Yalan Yalan
Vallahi Yalan İnan Ki Yalan
Sen Karasevdamsın Benim
Duman Duman Duman Duman
Hasretin Tüter
İçimde Yanan
Ah Le Yar Yar
Yine Başımda Sevdan
Ah Le Yar Yar
Geceler Kara Zindan
Ah Le Yar Yar
Bir Parçacık Canım Kaldı
Onu Da Sen Al

Aklıma Düştü Gözlerin
Bir Bıçak Gibi
Ah Silah Gibi
Cehennem Gibi
Söylenmemiş Türkümdün Sen
Unutmam Seni
Unutamam Ki

Düşümde Gördüm Seni

Yılgınlığa İnat
Düşümde Gördüm Seni
Oturmuştun duvar dibine düşünüyordun
Sararıp solmuştu benzin
Ağlamaklı mı neydi gözlerin
Puslu bir vakit düşmüştü ufkuma
Pek farkedemedim..
Düşümde Gördüm Seni
Oturmuştun duvar dibine
Elinde sazın
Bizim türkümüzü söylüyordun
Urun, urun yükseliyordu bozgunlar
Onurlu ölümler yaşanan
Ak alınlı çocuklara dağlara-dağlara diyordun.
Düşümde Gördüm Seni
Uzanmıştın ranzana
Gün aşırı şiirler okuyordun
Kavlimize tutkun gökçen soylu
Sevdalardan yana
Aldırma boşver demiyorum sana
Bilirim ki sen sevdayı
Hoşnut kavgalarla yan yana
Parmaklık, parmaklık işlersin
Gün ola harman ola diyen yüreklere
Düşümde Gördüm Seni
Yalçın kayalıklara yaslanmıştın
Ötüken mi Tanrı dağları mı bilmem
Kurt başlı tuğun elinde
Börteçine önünde
Oğuzun boyuna selam diyordu bakışın
Düşümde Gördüm Seni
Çin seddine Kür-şad’dı çehren
Ama kollarında kelepçe ayağında pranga vardı
Kan mı damlıyordu ne yüreğinden
Puslu bir vakit düşmüştü ufkuma
Pek Farkedemedim..
Düşümde Gördüm Seni
Sevdası gurbet olmuş bir karakışta
Yolcu ediliyordun arkadaşlarının omuzunda
Yamtar’ların, Sancar’ların, Afşın’ların uçmağına
Marşlar söylüyorduk ardından
Yastığımız Mezar Taşı
Yorganımız Kar Olsun
Biz Bu Yoldan Dönersek
Namus Bize ‘AR’ Olsun..
Düşümde Gördüm Seni
İrem Bağlarında ab-ı kevser içiyordun
Kıvılcımlar Çıkıyordu Gözlerinden
Ak Alınlı Çocuklara
Yılgınlığa İnat!
DAĞLARA-DAĞLARA DİYORDUN

A.S.

Ateş Sıcağında Dürüstlük Sınavı

Bir zamanlar Basra’da ormanla kuşatılmış bir ada vardı.Ada değil sanki bir cenneti burası.Yemyeşil ağaçlar…Berrak sular…Kuşlar…Çiçekler…Birbirinden güzel canlılar yaşardı, ormanda. İçlerinde birisi vardı ki, oldukça değişikti.Keskin dişleri vardı.Güçlü pençesi…

Çok çevikti.

Kaplandı bu.

Gücü sayesinde ormanın kralı olmuştu.Suçluları hemen cezalandırırdı.

Haksızlığı önlerdi.Yoksullara yardım ederdi.

Hayvanlar onu hem seviyorlar hem de korkuyorlardı.Kaplanın miniminnacık bir de yavrusu vardı.Gözü gibi koruyordu onu.Ormanın yönetimini ölünce ona bırakacaktı.

Yönetime ilişkin bilgilerle donatmıştı onu.

Haklı ile haksızı nasıl ayırdedeceğini öğretmişti.Suçlunun nasıl belirleneceğini…Nasıl cezalandırılacağını…Haklıya hakkının ne şekilde verileceğini…Toplum yararın çalışanın hangi biçimde ödüllendirileceğini…

Her ölümlü gibi Kaplan da göçüp gitti bu dünyadan.

Yavru henüz büyümemişti.Babası sağlığında onu ormanın yönetimine getirmemişti.

Bu durum, ormanda karışıklığa yol açtı.Vahşi hayvanlar birbirlerine girdiler.Herkes liderlik peşindeydi.

Büyük kavgalar oldu.Birçok hayvan birbirini hırpaladı.Bazıları öldü.

Sonuçta galip çıkan aslan oldu.

Dev pençeleriyle herkese korku verdi.Hiçkimse karşısına çıkamadı.

Yavru Kaplan çaresizdi.Bir süre ortalıkta görünmedi.

Kimsenin olmadığı ıssız yerlerde gezindi.

Epeyi bir zaman başıboş, serseri gibi dolaştı.Sonunda pençesi kuvvetlenmişti.Oldukça güçlenmiş, dişleri de keskinleşmişti.

Gitti, yaşlı kaplanlara danıştı.Arslana karşı bir harekete girişmek istiyordu.Yaşlılar deneyimlerini anlattılar…Onu yüreklendirdiler…Fakat herhangi bir eyleme giriştiğinde onu destekleyemeyeceklerini söylediler.

Yavru Kaplan, Arslan ‘a bizzat kendisi gitti.

Arslan, iyi kalpli biriydi.

Kaplan’ı sarayına aldı. Yakınında bir görev verdi.Her defasında ona güvendiğini belirtiyordu.

Günler böyle geçip giderken…

İlginç bir olay oldu.

Hava sıcak mı sıcaktı. Bunalmıştı herkes.Uzak bir yerde görülmesi gereken bir iş çıktı.

Arslan sarayda düşünceli düşünceli geziyordu.

“Bu görevi kime verebilirim? Kim bunun üstesinden gelebilir?” diye koşuşturuyordu.

Kaplan içeri girdi.

– Sizi bu düşünceye düşüren nedir? diye sordu.

Arslan,

– Hava çok sıcak olduğu için kimse görev istemiyor, dedi.

Kaplan,

– Havanın sıcak olması göreve koşmaya engel değildir, dedi; izniniz olursa bu işe ben gitmek istiyorum.

Arslan çok şaşırdı.

“Nasıl olur” diye düşündü.Kimse gitmek istemezken…Gerçi kaplana güveniyordu.Onun bu işi başaracağına da inanıyordu.

– Beni çok sevindirdin , dedi.

Kaplan hemen davrandı.Yanına birkaç asker de alarak yola çıktı.

Havada ateş sıcaklığı vardı.Güneş yeryüzünü ateş yalımı gibi yakıyordu.

Epeyi yol aldılar.

Artık yürümek imkansızlaşmıştı.

Kaplanın yanındakiler daha fazla dayanamayacaklarını söylediler.

Biri atıldı,

– Şurada, serin bir yerde dinlensek dönüp gitsek arslanın ne haberi olacak? diyecek oldu.

Kaplan kestirip attı:

– Sizler dayanamıyorsanız geri dönün. Ben tek başıma devam ederim.Padişahımızın bize güvendiğini biliyoruz.Bu güvene layık olmalıyım.

Kaplanın bu sözleri Arslanın kulağına gitti.Sevincine diyecek yoktu.Kaplan’a o olaydan sonra önemli görevler verdi.En yakınına aldı.Hayatı boyunca çok güvendi.

SENİN İÇİN

Senin için, var ya, vallahi senin için
Zorla tutunduğum şu hayatın
İpini çekmiyorsam,
Vallahi senin için….

Hani ben şair adamım,
Hesabım-kitabım olmadı hiçbir zaman
Şimdi kalemimi kıramıyorsam,
Çocukça bir hesabın içindeysem velhasıl,
Hesabını, kitabını, defterini,
Bir “ah” ile yakmıyorsam,
Vallahi senin için…..

Bir Allah bilir beni, bir de ben
Dişlerimi sıkıyorum ihanete şimdilik
Ya sabır diyorum,
Volta atıyorum,
Tesbih çekiyorum
Eğer ki hayatımdaki en son kahpenin,
Alnına sıkmıyorsam,
Vallahi senin için….

Benim eyvallahım yoktu kimseye
Son küfrümü etmediysem,
Son restimi çekmediysem,
Sustuysam ağzıma dolan en son sözümü,
Kumdan bir kale gibi ömrümü,
Düzenimi…yıkmıyorsam
Vallahi senin için….

Senin için bu korkum,
Bu cesaret senin için..
Sana rağmen yükselemem, senin için düşüyorum
Korkum sana helal olsun
Senin için ölemem ben, senin için yaşıyorum
Her gün serseri bir mayın gibi,
Yani eskisi gibi,
Sokağa çıkmıyorsam,
Vallahi senin için…..

BOZKURT’ UN BELASI

Ben,bir Türkmen köyünde yalnız açtım gözümü
Öptüm ve kabul ettim bu ak alın yazımı
Zalimlere biledim sazımı ve sözümü
Ey zalim Firavunlar,vurun beni,öleyim
Andolsun ki,ölmezsem,başınıza belayım

Beni hiç unutmayın,hak yolun kaçakları
Varlık savaşlarımda,sırtımın bıçakları
Ben göklerin oğluyum,alçağın alçakları
Gökler bulutlananda,vurun beni,öleyim
Andolsun ki,ölmezsem,başınıza belayım!

Unutmadım,toprağa dökülen yiğitleri
Ve onsekiz yaşında,gül dalı şehitleri
Ey gavur vicdanlılar,gavur patron itleri
Bir ölüm de bana şart,vurun beni,öleyim
Andolsun ki,ölmezsem,başınıza belayım

Bir milletin ahlakı talan oldu,sevinin
Onurlu günlerimiz yalan oldu,sevinin
Yolundan dönen oldu,yılan oldu,sevinin
Ben dönersem namerdim,vurun beni,öleyim
Andolsun ki,ölmezsem,başınıza belayım

Kapitalist,komünist çarkınız yere batsın
Gazeteniz,filminiz,şarkınız yere batsın
Küfür tek millet,tek ırk,ırkınız yere batsın
Medyatik silahlarla vurun beni,öleyim
Andolsun ki,ölmezsem,başınıza belayım

Düğün-dernekle gelin,bu milletin yurduna
Siz,kan derdine düşün,millet ekmek derdine
Canım feda olsundu,düşmanın da merdine
Lakin,mertçe olmadı,vurun beni,öleyim
Andolsun ki,ölmezsem,başınıza belayım

Ve siz,Kürşad soylular,haydi,ayağa kalkın!
Şehirliler,köylüler,haydi,ayağa kalkın!
Siz,ey Bozkurt huylular,haydi,ayağa kalkın
Diyelim ki,”susmak yok,vurun beni,öleyim
Andolsun ki,ölmezsem,başınıza belayım
Ben ölmezsem,vallahi,başınıza belayım!

İSTANBUL’ DA BİR RÜYA

Her ne zaman,
Bir köşesine sızıp kalsam odamın ,
Korkularımı götürdüğüm düşlerimde,
Seni, Gülhâne’de ağlıyor bulurum.
Ah Eylül Gülüm!
Sanma ki;
Kırılan bir yüzüğün peşinde özgürlüğüm
Ben bu dört duvarlık hayatı,
Yaşadıysam
Senin için yaşadım.
Ve yine bu dört duvar arasında ,
Öleceksem,
Senin için ölürüm…

Artık senden öte hiçbir şey,
Düzenimin bir parçası olmuyor.
Gözlerimi kapatıyorum,
Fatih’te bir parkta,
Yağmur başlıyor.
Ellerinden tutuyorum
Başın göğsüme düşüyor, sırılsıklam
Ah Eylül Gülüm!
Bir yorgun otobüs geçiyor gözlerimden,
Bir rüzgar geçiyor,
Her şeyi yeni baştan unutuyorum…

Ah Eylül Gülüm!
Bu bir rüya olsun, ne olur
Sancılarımı taşıdığım bir rüya.
Yine ağır-ağır,
Lodosa tutulmuş gemiler gibi,
Sarayburnu’nda beş parasız dolaşalım seninle
Ben çok üşürüm, bilirsin
Ama olsun
Otobüse gecikmeye çalışalım seninle
Oldu olacak, Anıt’ta çay içelim,
İçimiz ısınsın, gözlerimiz ısınsın
Ve gece, hiç uyumayalım, ne olur
Hiç uyumayalım,
Ömrümüzde böyle rüya olmasın…

YORGUNSUN

Bir akşam geldin işte
Omzunda mazinin hüzünlü yüzü
Dingin bir fırtınaydı dokunduğum her hece
Ya da çırpınan bir gül,
Vapursuz,martısız,İstanbul’suz bir deniz…
Nasıl sevseydim seni?
Annem,kızım,sevgilim
Üç nesildir incitmeden sevdiğim,
Bir sabah da ellerin çiçeklerle uyansın
Öykünü dizlerime dök,
Yorgunsun….

Bir akşam geldin işte
Ben,bir akşam kaçmak istedim
Sigaramı,çakmağımı,hikayemi o masada bırakıp,
Yüzümü rüzgara açmak istedim…
Oysa ki dostum,
Kardeşim,
Sevgilim,
Bir savaşı kaybetmek koymadı bana
Kılıcımı bıraktım,
Gözlerimi indirdim.
Ben,bir gül yangınını denizlerle söndürdüm
Ah,unutulmak istedim
Unutulmak istedim
Beni şarkılara bırak,
Yorgunsun…

Bir akşam geldin işte
Hoş geldin diyemedim..
Aşkım yaralardı değdiği yeri,
Gözlerine kıyamadım.
Kumdan kaleler yaptım ömrüme,
Yıktım senden habersiz
Şiirler anlamsızdı,kahramanlar kadersiz…
Yavrum,
Güzelim,
Sevgilim,
Söylenecek başka bir şey yok
Beni,
Ölümüne,
Bırak..
Yorgunsun….

Etiket Bulutu