FATİH ŞAHİN'LE PERİLİ ŞİİRLER

Posts tagged ‘kelile dımne’

DERVİŞ VE MİSAFİRİ

Evinde ömrünü ibadetle geçiren bir derviş varmış.Günün birinde bu dervişe bir misafir gelmiş.Derviş de misafiriyle birlikte hurma yemiş.Misafir hurmayı beğenerek demiş ki; “Bu ne tatlı hurma, bizim memleketin toprağı bu çeşit hurmayı yetiştirmeye uygun değildir.Üstelik sizin memleketinizin meyvesi bol olduğundan bu hurmaya ihtiyacınız yoktur.Dolayısıyla bu zahmetten vazgeçmeniz daha doğrudur.Zahmetiniz de zaten boşa gidecektir.Bilirsiniz ki olmayacak bir işin peşinde koşmaktansa olacak bir işin peşinde koşmak gerekir.

Meğer bu derviş İbranice konuşuyormuş ve misafir onun bu tatlı konuşmasından etkilenmiş ve hoşlanmış.O da bu dili derviş gibi konuşmak için günlerce uğraşmış.
Derviş onun bu haline bakarak;
“Yahu demiş, senin kendi ana dilini bırakarak İbraniceyi öğrenmeye heves etmen karganın macerasına benziyor.”
Misafir sormuş:
“O da ne demek?”
Derviş de cevap vermiş:
Derler ki: Karganın biri serçenin yürüyüşüne bakmış ve onun sekerek yürüyüşünü beğenerek onu taklide özemiş.Fakat ne kadar uğraşmışsa da o yürüyüşe alışamamış ve vazgeçerek eskisi gibi yürümek istemiş.Fakat bunu da becerememiş ve kuşların en kötü yürüyeni olmuş.
Sende kendi bildiğin dilini bırakarak İbranice konuşmaya uğraşıyorsun,fakat dilin İbraniceye yatkın değil.Korkarım ki İbraniceyi öğreneyim derken kendi dilini de şaşıracaksın ve zamanla herkes seni ayıplayacak.

Reklamlar

ŞEHZADE İLE ARKADAŞLARI BABI

Hükümdar Debşelim, filozof Beydebâ’ya dedi ki:

— Bu hikâyeyi dinledim. Dedikleri gibi kişi iyiyi ancak aklı, basireti ve tedbiri sayesinde elde ediyorsa ulu makamlara gelen körkütük câhil ile belâya uğrayan akıllı ve bilgili kişinin hâli nicedir?

Beydebâ cevap verdi:

— İnsan nasıl gözüyle görür, kulağı ile işitirse aynı şekilde soğukkanlılık, akıl ve tedbir ile yürür. Lâkin kaza ve kader bâzan üstün gelir. Buna misal şehzade ile arkadaşlarının hikâyesidir.

Hükümdar:

— Bu nasıl olmuş?

Filozof:

— Anlatırlar ki; dört kişi arkadaş oldular bir yolda: biri şehzade, ikincisi tacir oğlu, üçüncüsü yakışıklı bir asilzade dördüncüsü bir çiftçi oğluydu. Hepsi de ihtiyaç halindeydiler, gurbet elin sıkıntısı bunları sarmış, büyük zarara uğramışlar, elbiselerinden başka bir şey kalmamıştı üzerlerinde…

Yolda yürürken durumlarım düşünüyorlardı. Herkes kendi bildiğince düşünüyor, kendi karakterine uygun bir çözüm sunuyordu. Şehzade dedi ki:

— Dünyanın her işi kaza ve kader iledir. İnsana ne takdir edilmişse o gelir başına kaza ve kadere sabretmek ve neticeyi beklemek en hayırlısıdır.

Tacir oğlu:

— Akıl her şeyden üstündür!

Asilzade:

— Güzellik, söylenen şeylerden de üstündür.

Çiftçi oğlu:

— Bir işte çalışmaktan daha üstün bir şey yoktur dünyada!

Neyse, bu dört arkadaş Mıtrûn kentine yaklaşınca bir kenara oturup istişare ettiler ve çiftçinin oğluna:

— Haydi git, çalış da bu günümüzün rızkını getir yanımıza! dediler.

Çiftçi oğlu kalkıp gitti; bir araştırma yaptı, tek başına dört kişinin yiyeceğini sağlayacağı bir iş var mı diye. Herkes ona “bu şehirde en kıymetli iş odunculuktur!” dedi. Odun şehirden üç mil ötedeydi. Çiftçi oğlu gitti bir yük odun yaptı, şehre getirip sattı bir dirheme; onunla yiyecek satınaldı ve şehrin kapısına şöyle yazdı: “insanın bir gün boyunca durmadan çalışması bir dirhem ediyor!” sonra aldığı yiyecekleri arkadaşlarına götürdü, beraberce yediler.

Ertesi gün dediler ki:

— Bu gün “güzellikten daha değerli bir şey yok” diyen devralsın nöbeti!

Asilzade şehre doğru yola çıktı, kendi kendine şöyle düşünüyordu:

“Ben hiç bir şeyi beceremem! Bilmiyorum niye gireceğim bu şehre?” Ama arkadaşlarının yanına yiyeceksiz dönmekten utandı, onlardan ayrılmasına üzüldü. Epey bir yürüdükten sonra durdu, sırtını bir ağaca dayayıp uyuya kaldı.

Şehrin ayan tabakasından birinin hanımı ona rastladı, yakışıklılığına hayran kaldı. Cariyesini salarak onu yanına getirmesini emretti. Câriye delikanlının yanına vardı, hanımına gelmesi için kendisini takip etmesini söyledi ona. Delikanlı tüm gününü bu zengin hâtûnun yanında neşeli bir şekilde geçirdi.

Akşamleyin kadın ona beşyüz dirhem verdi! Asilzade oradan çıktı, şehrin kapısına: “Burada güzelim bir gün, beş yüz dirhem ediyor” diye yazdı. Paralan arkadaşlarına getirdi.

Üçüncü gün şehre tacir oğlunu saldılar:

— Haydi sen de iddia ettiğin gibi aklınla ve ticâretinle günümüz için bir şeyler ara! Tâciroğlu çıktı: yürüdü, yürüdü nihayet rıhtımda içi mallarla dolu bir ticâret gemisi gördü. O sırada bir grup tacir mallan satın almak amacıyla gemiye çıkmış istişare ediyorlardı bir köşede. Birbirlerine dediler ki:

— Bugün dönelim, hiç bir şey almayalım! İyice değeri düşsün bu malların! Böylece ucuza satarlar. Gerçi mutlaka alacağız, ihtiyacımız var bu mallara ama elbirliğiyle ucuzlaştırsak iyi kâr ederiz! Uzaktan bunu işiten tâciroğlu yolunu değiştirdi, geminin sahiplerine geldi. Gemideki tüm mallan veresiye olarak yüz altına satın aldı! Sonra malı başka bir kente taşıyacak bir tâcirmiş gibi gösterdi kendini.

Öteki tacirler bu haberi alınca, malın ellerinden gitmesinden korktular, onun satın aldığı malı bin dirhem kâr bırakarak ondan satın aldılar! (100 altın bir dirhem ödediler).

Bizim tacir oğlu gemi sahiplerine parayı ödedi, öteki tacirleri gemi sahiplerine havale etti, eldeki kân alıp arkadaşlarına döndü ve kent kapısına şöyle yazdı.

“Bir günün aklî bedeli, bin dirhemdir.”

Dördüncü gün şehzadeye dediler ki:

— Haydi koş, kaza ve kaderinle çalış bize! Şehzade yürüyerek kent kapısına vardı. Orada bir peykeye oturdu. O bölgenin hükümdarı ölmüş, geriye ne çocuk ne de akraba bırakmıştı. Hükümdarın cenazesinde herkes bizimkinin önünden geçti. Bunca kederli insan arasında onun sükûneti herkesi şaşırtmıştı. Kapıcı onu azarladı:

— Sen kimsin alçak herif? Bakıyorum hükümdarımızın ölümüne üzülmüyorsun, burada öylece duruyorsun?

Bu laflardan sonra kapıdan kovdu onu. Kalabalık gidince şehzade tekrar geldi ve aynı yere oturdu. Cemaat hükümdarı defnedip dönünce kapıcı onu yine gördü, öfkeyle bağırdı:

— Bak, bak… Ben sana buraya oturmanı yasaklamadım mı?

Onu kıskıvrak yakalayan kapıcı durmadı, hapse attı! Ertesi gün kent halkı kimi başa geçireceklerini konuşmak üzere toplandılar. Ama her biri tahta göz diktiği için anlaşamadılar. O zaman kapıdaki görevli dedi ki:

— Dün bizim kederimize katılmayan birini gördüm! Şu kapının yanında oturan o delikanlıya ne söylediysem cevap vermedi. Ben de kapıdan kovdum. Döndüğümde o yine orada oturuyordu. Onu casus sandığım için zindana attım.

Kentin ileri gelenleri adam saldılar, şehzadeyi getirdiler; niye şehre geldiğini sordular. O da anlattı:

— Ben Fevîran hükümdarının oğluyum. Babam ölünce kardeşim üstün çıktı bana… Ben de canımı kurtarmak için kaçtım. Nihayet bu ormana geldim. Delikanlı kendisiyle ilgili şeyleri anlatırken kalabalık arasından evvelce onun babasının ülkesine gidip gelenler tanımaya başladılar onu, babasının iyiliklerini anlatarak övdüler ve ayan takımı bu delikanlıyı hükümdar yaptı kente!

Memleket halkının bir âdeti vardı. Başlarına geçen hükümdarı beyaz bir file bindirip kent etrafında dolaştırırlardı. Ona da bunu yaptılar. Delikanlı kent kapısına geldikte şöyle yazdırdı:

“Çalışmak, güzellik ve akıl… Dünyada hayır ve şer olsun, insanın başına ne gelirse ancak ve ancak Allah’ın izni, kaderi ve kazası iledir. Bu hakikat Hak Teâlâ’nın bana yaptığı ihsanda da açıkça görülmüştür.”

Böylece yeni hükümdar, divânına gitti; tahtına kuruldu; eski arkadaşlarına adam gönderdi. Hepsine görev verdi: akıllı tacir oğlunu vezir yaptı, rençber oğluna toprak verdi, yakışıklı asilzadeye de epey mal verdikten sonra oradaki kadınların kalbini çalmasın diye sürgüne gönderdi! Sonra ülkesinin akıllı adamlarını topladı ve bir nutuk çekti:

— Benim dostlarım, Hak Teâlâ’nın, kendilerine lütfettiği kazancın ve hayrın ancak bir kaza ve kader ile gerçekleştiğini kesin olarak anladılar. Sizin de bunu bilmenizi ve inanmanızı istiyorum: Rabbimin bana bahşettiği her şey kader iledir. Ne güzellik ne akıl, ne de çalışmakla oldu bunlar. Kardeşim beni kovduğu zaman böyle bir tahta oturmak bir yana doğru dürüst hayâtımı kazanacağımdan dahi emin değildim!

Hele burada olmak hiç aklıma gelmedi. Çünkü bu ülkede benden daha güzel, daha yakışıklı, daha akıllı, daha çalışkan kimseler gördüm. Rabbimin evvelce verdiği kaza (hüküm) beni şevketti yücelik yoluna, kaderim sayesinde. O toplantıda yaşlı bir adam da vardı. Ayağa kalkıp dedi ki:

— Sen aklın ve hikmetin gerektirdiği sözü söylüyorsun! Seni buraya getiren aklının kemâli ve samimiyetidir. Hakkında zannettiğimiz hususlar hakikat oldu, sana bağladığımız ümitleri boşa çıkarmadın. Anlattığına inandık ve sana güvendik. Allah’ın verdiği akıl ve ileri görüşlülük sayesinde hükümdarlığa layık oldun. Dünya ve âhirette en bahtiyar kişi, Hak Teâlâ’nın akıl ve basiret ihsan ettiği kişidir. Hükümdarımız vefat edince Rabbimiz bize büyük bir lûtufta bulunarak seni çıkardı karşımıza! Sonra bir gezgin ihtiyar kalktı, Allah’a hamdetti ve dedi ki:

— Ben seyehatlarıma başlamadan önce eşraf takımından birine hizmetçi idim. Dünyayı terketme, zühde yönelme meyli doğdu bende ve o adamdan ayrıldım. O bana ücret olarak iki altın vermişti. Birini fakire vermek, diğerini kendime ayırmak istedim. Böylece çarşıya indim. Avcılardan biri çıktı karşıma. Elinde bir çift tavus kuşu vardı. Onunla pazarlığa oturdum. İki altından aşağı inmedi. Bir altına satması için uğraştımsa da kabul etmedi.

Kendi kendime:

“Birini alıp diğerini bıraksam…” diye düşündüm ama sonra ekledim: “Belki de o iki kuş bir çifttirler, erkek dişi… Onları ayırmış olurum, yazık!” Onlara acıdım, Allah’a tevekkül ettim ve iki altına satın aldım ikisini de. Sonra düşündüm: “Bunları bir yerleşim bölgesine salarsam bu açlık ve zafiyetle uçamazlar, mutlaka avlanırlar.” Başlarına geleceklerden endişe ettiğim için insanlardan ve binalardan uzak, otu ve ağacı bol bir yere götürdüm kuşları; orada salıverdim. Uçtular ve meyveli bir ağacın üzerine kondular. Ağacın tepesine yerleşince bana teşekkür ettiler, biri diğerine diyordu ki:

— Şu seyyah bizi belâdan kurtardı, ölümden döndük… Bize yakışan onu mükâfaatlandırmaktır. Bu ağacın dibinde altın dolu bir çömlek var. Onu gösterelim de alsın değil mi?

Ben aşağıdan seslendim:

— Siz tuzağı görmediniz ve yakalandınız! Böyle bir haldeyken kimsenin görmediği, gözlerden ırak bir hazîneyi nasıl göstereceksiniz?

Kuşlar cevap verdi:

— İlâhî kaza vuku bulunca gözler başka yere çevrilir ve perdelenir. Evet kaza bizi perdeledi tuzak esnasında. Ama sen faydalanasın diye de bu hazîneyi göstermişti evvelce bize… Ben durmadım kazdım, altın dolu çömleği çıkardım. Kuşların sıhhati, selâmeti için dua ettim ve şöyle dedim onlara:

— Allah’a hamd olsun ki siz havada uçuyorken yerdekini gösterdi size ve bana haber verdiniz bu hazînenin yerini!

Kuşlar dediler ki:

— Ey akıllı adam! Kaderin her şeye hakim olduğunu ve kimsenin onu asla aşamayacağını bilmez misin?

(İhtiyar hikâyesini şöyle toparladı):

İşte böyle sultanım… Size gördüğümü haber verdim. Eğer zât-ı âlîleri emrederlerse o serveti oradan çıkarır ve hazînelerine katarım.

Hükümdar cevap verdi.

— O senindir, hayrını gör!

Çaresiz Deve

Zamanın birinde, bir deve yavrusu annesinin arkasında gidiyormuş.Fakat anne deve o kadar hızlıymiş ki, yavru bir türlü yetişemiyormuş.Hızlı gideceğim diye de kendisini paralıyormuş.

Annesine yalvarmış,

– “Anneciğim, nolur biraz yavaş yürü sana bir türlü yetişemiyorum”demiş.

Bunun üzerine anne deve,

– “Ah yavrum” demiş, “yular ben de değil ki, başkasının elinde, o beni hızlı yürütünce hızlı gidiyorum.”

Kelile ve Dimne

Günlerin birinde iki arkadaş yaşarmış.Bu arkadaşların biri çok dürüst,çok aklıllı ve de çok çalışkanmış.Diğer arkadaşı ise yalancı,tembel ve çok kurnaz biriymiş.Dürüst olanın ismi Kelile,diğerinin ismi se Dimne’ymiş.
Bir gün bu iki arkadaşın yaşadığı ülkenin padişahı,ülkede hiç vezir bulamamış.Dimne ile Kelile arasında bir seçim yapacakmış.O da Dimne’yi seçmiş.Çünkü o çok kurnaz biriymiş.Ülkenin kralı onu vezir yapmış.Ona çok güveniyormuş
Günün birinde kral odada yalnı başına otururken,bir ses gelmiş.Çok derin bir sesmiş.Bu sesin kaynağını öğrenmek için araştırmalar yapmış.Ama hiçkimseye de söyliyemiyormuş derdini.Çünkü koskoca bir kral,bir sesten korkarmıymış hiç!Her nese.Dimne,kralın birşeylerden korktuğunu biliyormuş.
Bir gün,Dimne yine kraln yanındayken yine o ses gelmiş.Ses bir inek sesiymiş.Ama kral bunu çözememiş.Kral korkuyla orada dururken Dimne neden korktuğunu anlamış.Sesin kaynağına doğru yol almış.İşte o zaman kral sesin bir inekten geldiğini sezinlemiş.(Nihayet!)Kral,bu ineği çok severmiş.Her gün onunla oynamaya başlamış.Dimne bu olayı kıskanmaya başlamış.Ve bir iftşra uydurmuş.Krala şöyle demiş”Sayın kralım,bu inek sizin tahtınıza göz koyuyor.Bunun böyle sürüp gitmesine göz yumamazsınız sanıyorum”demiş.Kral da düşünmeye başlamış.
O düşüne dursun,Dimne,ineğin yanına gidip şöyle demiş”Bak inek kardeş,ben kralın yanından geliyorum.Kral ykında seni kesip kendine yemek olarak pişirecek.Sen buradan kaçamazsn da.Benden söylemesi.”demiş.Ama inek bunu pek kafasına takmamış kral kadar.Fakat içinde hâlâ İiçinde bir şüphe varmış doğrusu.
Yine günlerden bir gün kral onun yanına gitmiş.Bunu gören inek,hemen ona saldırmaya başlamış.Kral bunu görünce Dimne’nin sözlerini doğrulamaya başlamış.Hemen ineği öldütmüş.

***
Aradan 2 yıl geçmiş.(Aradan uzun bir süre geçmiş diyordu.Fakat ben 2 yıl dedim)Kral yaptığıdan pişmanmış.Ama bir şey de yapamamış Dimne’ye.Çünkü onu suçsuz olarak görüyormuş.
Annesi o anda içeri girmiş:
-Bak evladım,demiş.Sen,Dimne’nin suçsuz olduğuna inanmaya devam et.Ama şunu da bil ki,bugün ineğini öldüren,yarın seni öldürür.Eğer canını seviyorsan öldür onu….
Kral bu sözlerden etkilenmiş.Ve Dimne’yi öldürmüş.
***
Kelile ise,bu durumdan etkilenip,hastalanmış.Ve sonunda ÖLMÜŞ…
Bu iki arkadaşın sonu böyle bitmiş.Eğer Dimne bunları söylememiş olsaydı,şu an yaşayabilirdi.Hem de vezir olarak….

BEYDEBA KİMDİR

15. yüzyıl Pers el yazması Kelile ve Dimne’den.M.Ö. 1 yüzyıl civarında yaşadığı düşünülen Beydeba tarafından kaleme alınan Kelile ve Dimne fabl tarzında hikayeler barındıran bir hikaye kitabıdır.

Beydeba’nın yaşadığı zaman hakkında birçok ihtilaf bulunmakta ise de kitabın Depşelem isimli bir Hint hükümdarı zamanında yazıldığı düşünülmektedir. Zira eserin hükümdara sunulduğu ve hükümdara bir tür nasihat niteliğinde olduğu öne sürülmüştür. Fabl türünün ilk ve en önemli örneklerinden olan Kelile ve Dimne`deki hikayeler siyasetten erdeme kadar birçok farklı konuyu ele almıştır. Eser adını ilk bölümündeki bir hikayenin kahramanı olan iki çakaldan almıştır; “doğrunun ve dürüstlüğün” simgesi “Kelile” ile “yanlışın ve yalanın” simgesi “Dimne”.

Sanskritçe yazılmış olan eser ilk önce Pehlevice’ye, sonra Pehlevice’den Arapça’ya ve daha sonraları Arapça’dan Farsça’ya çevrilmiştir. Batı dillerine olan tercümeleri bu son Farsça çeviriden yapılmıştır. Edebi otoritelerce, Ezop ve La Fontaine fabllarının, Kelile ve Dimne`den ilham alınarak yazıldığı öne sürülür.

Beydeba
Vikipedi, özgür ansiklopedi

M.Ö. 1. yüzyılda yaşamış olan ünlü Hint yazarı. Beydeba’nın hayatı hakkında yeterli bilgi mevcut değildir. Gerçek ismi ve ırkı üzerine birçok farklı görüş ortaya atılmış olsa da, tarihçilerin çoğu adı Ketku olan bir aryan olduğu kanısındadır.Baküye’de doğup, sonraları Hindistan’a göç ettiği rivayet edilir. Vefaat yeri ve tarihi üzerine hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Fabl türünün en önemli eserlerinden biri olan Kelile ve Dimne’yi Depşelem isimli bir Hint Hükümdarı döneminde kaleme almış, eserini hükümdara sunmuştur. Eserde bulunan hikayelerde siyaset, erdem ve eğitim gibi birçok farklı konu işlenmiştir. Bu eser zalimliği ile tanınan Hükümdar Depşelem’e dolaylı bir nasihat niteliğindedir diyebiliriz. Eser adını ilk bölümündeki hikayelerin kahramanı olan iki çakaldan almıştır; “doğruluğu ve dürüstlüğü” simgeleyen “Kelile” ile “yanlışlığı ve yalanı” simgeleyen “Dimne”. Beydeba, hiç kuşkusuz, Hint edebiyatında eşsiz bir yere ve öneme sahiptir.

Beydeba ile ilgili özlü sözler bulunur.
Eserlerinden biri de “Bülbül ile Bağcı”dır.

Etiket Bulutu