FATİH ŞAHİN'LE PERİLİ ŞİİRLER

Posts tagged ‘Kabul’

DÖN

SEN SUSUYORSUN YA
Sen susuyorsun ya;
Çocuklar da susuyor.
Bir bıçak gibi kesiliyor gülüşleri.
Bir kuş düşüyor gökten,
Kanadında dünden kalma ümitleri.

Sen susuyorsun ya;
Şimdi soluksuz, tarifsiz kalıyor,
Aşk uğruna edilmiş, meşk duaları.
Bir yıldız kayıyor gökten,
Kuyruğunda kadim Dünya’nın sırları.

Sen susuyorsun ya;
Yer-Gök yerinden oynuyor.
Değişiyor tüm denklemleri.
Güneş kaybediyor görkemini,
Gerisinde koca bir Hiçlik.

ibrahim halil şimşek

DÖN
Yakamozun hükmü şafak sökene kadar
Gel-gitlere boğulmadan denizimiz dön
Çöller kaç mecnunun ömrüyle kanar
Gözlerim seraba aldanmadan dön

Gül dahi bülbülün yüklenmiyor sabrına
Yıldızlar diklenmiyor güneşlerin şavkına
Seni bana yar kılan sahibimin aşkına
Şaşkına dönmeden takvimlerim dön

Kader kaç sabaha buluşturur gecemi
Akıl kaç gün daha teskin eder kalbimi
Bıraktığın hasretin tâlân edip gövdemi
Kuru dala çevirip kırılmadan dön

Ahengine düştüysen başka bir manzaranın
Neresinden dönersen kârıdır zararının
Kem gözlerin şerrinden kurtulup nazarının
Kabulü ol duamın bismillah de dön

Taş bildiğim sabrım yenilmeden telaşa
Kaç aşık benim gibi anılır ki aşkıyla
Emir değil buyruk değil bu haşa
Ricasıdır kalbimin kırılmadan dön

Kelimeler seni taşımaktan yorulup
Üç noktalar dağılıp tek noktada buluşup
Ünlem işaretleri sevgime önlem olup
Geçmiş zamanlarımın öznesi olmadan dön

Hece hece yerleş pelesenk ol dilime
Sancıların mesken edilmeden kalbime
Hekimleri çaresiz bırakıpta derdime
Hâkimlere kalemini kırdırmadan dön

Uzattığım elimi boş çevirme bağrıma
Bir an yerimde ol da feryadedip bağırma
Yangınına düşürüp hasretinin çölünün
Beni mecnun etmeden Leylam ol dön

Reklamlar

İSTANBULDA BİR AKŞAM

İSTANBULDA BİR AKŞAM

[audio:http://www.herkesdinlesin.com/mp3_96/4d51257f8c2af243/412_1000/orj/sahbeyitle-1313327353-istanbuldabiraksam.mp3%5D

‘Bütün güzelliklerin yolu sevgiden geçer’ diyen gönlümü söküp aldılar yerinden, tüm kötülüklere kapattığım gözümü bir akbaba iğrençliğiyle oydular annem. İstanbul’da bir akşamdı, dostlarımı yitirmiştim, gidecek yerim yoktu anne. Ben ve kavgam yapayalnızdık yağmurun ıslattığı sokaklarda. Ben ki anne, ben kendimi biliyorum. Ben İbrahim nesliyim. Nemrut’ ları çoğalan bir devrin mazlum sesiyim. Ben, Rabbim’den has bahçeler içinde has güller istemedim nne. Önkuzu’ya, Öz-men’e ne verdiyse onu istedim… Dualarım kabul gördü anne. İstanbul’da bir akşamdı; vurdular, vurdular, vurdular beni anne.’

stanbul’da bir akşam, elimde bir cigara
Üstelik sırılsıklam, bir de yağmur yağmakta
Attılar beni kör kuyulara
Anacığım senden başka kimse ağlamaz bana.

Üşüyorum, kimse yok dört duvar arasında
Hayalim dolaşıyor Taksim Tepebaşı’nda
Vurdular beni karanlıklarda
Anacığım senden başka kimse ağlamaz bana.

Bu yerde adım adım tüm duvarları saydım
Al fistanın yerine beyaz kefeni giydim
Attılar beni kör kuyulara
Anacığım senden başka kimse ağlamaz bana.

Arif Nazım

ARİF NAZIM

Dön

dön

 

Yakamozun hükmü şafak sökene kadar
Gel-gitlere boğulmadan denizimiz dön
Çöller kaç mecnunun ömrüyle kanar
Gözlerim seraba aldanmadan dön

Gül dahi bülbülün yüklenmiyor sabrına
Yıldızlar diklenmiyor güneşlerin şavkına
Seni bana yar kılan sahibimin aşkına
Şaşkına dönmeden takvimlerim dön

Kader kaç sabaha buluşturur gecemi
Akıl kaç gün daha teskin eder kalbimi
Bıraktığın hasretin tâlân edip gövdemi
Kuru dala çevirip kırılmadan dön

Ahengine düştüysen başka bir manzaranın
Neresinden dönersen kârıdır zararının
Kem gözlerin şerrinden kurtulup nazarının
Kabulü ol duamın bismillah de dön

Taş bildiğim sabrım yenilmeden telaşa
Kaç aşık benim gibi anılır ki aşkıyla
Emir değil buyruk değil bu haşa
Ricasıdır kalbimin kırılmadan dön

Kelimeler seni taşımaktan yorulup
Üç noktalar dağılıp tek noktada buluşup
Ünlem işaretleri sevgime önlem olup
Geçmiş zamanlarımın öznesi olmadan dön

Hece hece yerleş pelesenk ol dilime
Sancıların mesken edilmeden kalbime
Hekimleri çaresiz bırakıpta derdime
Hâkimlere kalemini kırdırmadan dön

Uzattığım elimi boş çevirme bağrıma
Bir an yerimde ol da feryadedip bağırma
Yamacına düşürüp hasretinin dağına
Beni Ferhat etmeden Şirin’im ol dön

Mehmet ERCAN

Serdem COŞKUN – Dön – Mehmet ERCAN – indir | Alternatif

http://www.siirfm.com/wp-content/plugins/nazdrave-mp3/mp3player.swf

CİMRİ İNCELEME /

CİMRİ – MOLİERE
İNCELEYEN: Bülent SAKÇA

Konu

Moliere’in (1622-1673) “Cimri” (1668) adlı oyununda, paradan başka hiçbir şeye değer vermeyen, çok zengin olmasına rağmen hastalık derecesinde cimri bir adam olan Harpagon’un kişiliğine uygun kusurlu davranışları, komedi tarzında sergilenmiştir. Oyunda Harpagon’un şahsında, cimri bir adamın düştüğü gülünç durumları, sergilediği tuhaf davranışları görürüz.

Oyunun başından sonuna dek kuvvetle hissedilen tema, “cimrilik”tir. Oyundaki gülmece unsurunu, Harpagon’un cimriliğinden kaynaklanan davranışları oluşturur. Harpagon’un cimrilikleri saymakla bitmeyecek kadar çoktur.

Cleante ve Elise, zengin olmalarına rağmen babalarının tutumu yüzünden sıkıntı içinde yaşamaktadırlar, arkadaşlarından sürekli borç alırlar, elbiselerini ancak veresiye satan dükkânlardan alabilirler. Cleante, yoksul sevgilisi Mariane’a para yardımında bulunamaz, ona gönül okşayıcı hediyeler alamaz.

Harpagon, sokağa çıkarken süslenip püslendiği, aşırı derecede şık olduğu, giyime kuşama gereksiz yere para harcadığı için oğlu Cleante’ı azarlar.

Harpagon, düğün masrafından kurtulmak için oğlunu, zengin ve dul bir kadınla, kızını da elli yaşlarında zengin bir adam olan Senyör Anselme ile evlendirmeyi düşünür. Zira Senyör Anselme, Harpagon’un kızını çeyizsiz olarak almayı kabul etmiştir. Harpagon için çocuklarının sevdikleri kişilerle evlenip mutlu olmaları değil, zengin birileriyle evlenip kendisine masraf açmamaları önemlidir.

Frosine, Mariane’ı Harpagon’la evlenmesi konusunda ikna etmeye çalışır. Yaptığı bu aracılık hizmeti karşılığı olarak Harpagon’dan az miktarda bir para ister. Çok dil döker, yalvarır yakarır, türlü iltifatlar yapar, fakat yine de cimri adamdan tek bir metelik dahi koparamaz.

Harpagon’un cimriliğinden hizmetçiler de nasiplerine düşeni alırlar. Harpagon, mobilyaları eskimesin diye hizmetçisine daha yumuşak silmesini tembihler. Kırılan şişe ve bardakların parasını aylığından keseceğini söyleyerek hizmetçisini korkutur. Hizmetçilerden biri ceketinin önünde kocaman bir yağ lekesi olduğunu söyler, diğeri ise pantolonunun arka tarafının delik deşik olduğundan dert yanar. Harpagon, perişan bir durumda olan hizmetçilerine yeni bir ceket ve pantolon alarak onların gönlünü hoş etmek yerine, birine ceketindeki lekeyi şapkasıyla gizlemesini, diğerine de servis yaparken arkasını duvara dönmesini söyleyerek meseleyi kendince çözüme kavuşturur.

Harpagon, aşçısından az parayla sofra donatmasını ister. Sıkı bir perhize soktuğu atları da açlıktan bitkin bir hâldedir.

Yine Harpagon’un, bir koyun budu artığını yedi diye bir komşusunun kedisini dava ettiği, bir gece kendi hayvanlarının yemini çalarken yakayı ele verdiği ve arabacısından bir temiz sopa yediği söylentiler arasındadır.

Harpagon, bahçesine sakladığı altınlarının çalındığını fark edince deliye döner. Şehirdeki herkesin tutuklanmasını, asılmasını, işkence görmesini ister. Altınlarına yeniden kavuşmak koşuluyla çocuklarının sevdiği kişilerle evlenmelerine razı olur. Oyunun sonunda düğün masraflarını Dom Thomas d’Alburcy’ye yıkar.

Oyunda dikkati çeken bir diğer tema ise “aşk”tır. Bu aşk, imkânsızlık ve sıkıntılarla doludur. Harpagon’un oğlu Cleante, annesiyle birlikte yoksul bir yaşam süren Mariane adındaki kızı sevmektedir. Çoğu kez ona yardım etmek ister, fakat babasının cimriliği yüzünden bu arzusunu yerine getiremez. Sevdiği kıza hediye almak ister, fakat alamaz. Sevdiği kızla evlenebilmek için bir tefeciden oldukça yüksek bir faizle para almaya karar verir. Fakat karşısında tefeci sıfatıyla babasını görünce plânı suya düşer.

La Fleche, Harpagon’un altınlarının bulunduğu çekmecenin bahçede gömülü olduğunu öğrenir. Çekmeceyi kaptığı gibi Cleante’ın yanına gelir. Babasının hazinesini eline geçiren Cleante, babasına Mariane ile evlenmesine izin vermesi karşılığında altınlarına kavuşabileceğini söyler. Harpagon, bu teklifi düşünmeden kabul eder.

Oyunda yaşanan diğer bir aşk ise, Harpagon’un kızı Elise ile Valere arasında geçmektedir. Valere, on altı yıl önce bir deniz kazasında ailesini kaybetmiştir. Kendisi, bir İspanyol gemisi tarafından kurtarılmış, geminin kaptanı Valere’i kendi oğlu yerine koymuş, onun yetişmesiyle yakından ilgilenmiştir. Babasının sağ olduğunu öğrenen Valere, onu aramaya koyulmuş, bu sırada güzel Elise’le tanışmış ve ona âşık olmuştur. Valere, Elise’i boğulmak üzereyken kurtarmış, onunla yakından ilgilenerek kalbini kazanmayı başarmıştır. Sevdiği kızla daha rahat görüşebilmek ve ona daha yakın olabilmek amacıyla Harpagon’un hizmetine girmiştir. Soylu ve zengin bir ailede yetişmiş olmasına rağmen, sevdiği kız için hizmetçi olmayı göze almıştır. Oyunun sonunda Senyör Anselme’nin babası olduğunu öğrenir. Harpagon, düğün masraflarına karışmamak kaydıyla kızı Elise’in Valere ile evlenmesine razı olur.

Kişiler

Harpagon: Oyunun asıl kahramanıdır. Hastalık derecesindeki cimriliği yüzünden oyunun başından sonuna dek gülünç ve tuhaf davranışlar sergiler. Yıllar önce karısını kaybetmiş, oğlu Cleante, kızı Elise ve hizmetçilerle birlikte yaşam sürmektedir. Altmış yaşındadır. Harpagon, çok zengin bir adam olmasına rağmen, çocukları sıkıntı içinde, yoksul bir yaşam sürerler. Varlık içinde yokluk çekerler. Harpagon’un cimriliğinden hizmetçiler de nasiplerini alırlar.

Bir miktar para koparma umuduyla Harpagon’a iltifatlar yapan, güzel sözler söyleyen, Mariane’ı Harpagon’la evlenmesi için ikna etmeye çalışan Frosine adlı aracı kadına, Cleante’ın uşağı La Fleche, boşuna uğraşmamasını, ondan para çıkmayacağını söyler: “Tam buldun adamını, zırnık koparabilirsen aşk olsun derim; haberin olsun, metelik sızdırmazlar bu evde.” (…) “…sen daha Senyör Harpagon’u tanımıyorsun. Senyör Harpagon bütün insanlar içinde insanlıkla en az alâkası olan insandır, fânîler arasında ondan katı yüreklisi, ondan eli sıkı olanı yoktur. Ona istediğin kadar iyilik et, elini açtırmak ne haddine! İltifat mı dedin, pohpoh mu, muhabbet mi, lâftan ibaret kalmak şartıyla canının istediği kadar. Ama iş paraya geldi mi, hava alırsın. Onun lütuflarından, iltifatlarından daha kuru, daha bereketsiz bir şey olamaz; vermenin lâfından bile öyle tüyleri ürperir ki, ‘selam verdim’ demez, ‘selâm aldım’ der.” (…) “Para dedin mi herifin yüreği taş kesilir, hem öylesine ki, kimse onunla baş edemez; karşısında gebersen kılı kıpırdamaz. Sözün kısası parayı şereften de, namustan da, ahlâktan da üstün tutar, biri para istemeye geldi mi, ödü kopar. Para istemek, onu canevinden vurmak, yüreğini deşmek, ciğerlerini sökmek demektir.” Cleante’ın uşağı La Fleche’in söylediği bu sözler, Harpagon için paranın ne denli önemli olduğunu açıkça gösterir.

Harpagon’un dünyası, para üzerine bina edilmiştir. Paranın dışında hiçbir şeyin önemi yoktur. Para, Harpagon için hastalıklı bir tutkudur, ateşli bir aşktır. Harpagon, çocuklarına karşı ilgisizdir. Şefkatli, sıcakkanlı, sevgi dolu, içten bir baba olmaktan çok uzaktır. Çocukları, zengin bir babaya sahip olmalarına rağmen, âdeta aldıkları her nefeste babalarının cimriliklerini ciğerlerine çekerler. Çocuklarının evlenip mutlu bir yuva kurmaları de Harpagon’un umurunda değildir. Altmış yaşında oluşuna aldırış etmeden, kızı yaşındaki Mariane’la evlenmek ister. Oğlu Cleant’ın bu kızı sevdiğini öğrenir, fakat yine de bu kızla evlenme fikrinden vazgeçmez.

Harpagon, oğlu Cleant’a zengin bir dul bulacağını, kızı Elise’i de elli yaşında zengin bir adam olan Senyör Anselme’ye vermeye kalkışır. Senyör Anselme, Elise’i çeyizsiz olarak almayı kabul etmiştir. Harpagon için çocuklarını masrafsız bir şekilde evlendirmek, en büyük mutluluktur.

Cleante: Harpagon’un oğlu, Elise’in ağabeyidir. Yirmi beş yaşındadır. Mariane’ı sevmektedir. Mariane, annesiyle birlikte yaşayan yoksul bir kızdır.

Cleante, babasının Mariane’la evleneceğini öğrenir. Sevdiği kızı babasına kaptırmamak için bir tefeciden çok ağır koşullar altında ve yüksek faizle para almaya karar verir. Fakat karşısında tefeci sıfatıyla babasını görünce çok şaşırır, plânı da böylece suya düşer.

Harpagon, bir oyun yaparak oğlunun Mariane’a karşı olan duygularını öğrenir. Fakat bunu umursamaz. Mariane ile kendisinin evleneceğini, en kısa zamanda da oğlunu zengin bir dulla evlendireceğini söyler.

Cleante’ın uşağı La Fleche, Harpagon’un bahçeye gömdüğü altınlarını bulur. La Fleche, altınları Cleante’a getirir. Bunun üzerine Cleante, babasına şantaj yapar. Mariane’la evlenmesine izin vermesi karşılığında altınları vereceğini söyler.

Elise: Harpagon’un kızı, Cleante’ın kız kardeşidir. Yirmi üç yaşındadır. Soylu ve zengin bir ailede yetişmiş, kibar bir genç olan Valere’i sevmektedir. Elise, Valere ile acı bir kaza sonrasında tanışmıştır. Valere, Elise’i azgın sularda boğulmak üzereyken kurtarmış, canını tehlikeye atmıştır. Kazadan sonra Elise’le yakından ilgilenmiş, genç kızın kalbini çalmıştır. Valere, sevdiği kıza yakın olabilmek için Harpagon’un evinde hizmetçi olarak çalışmaya razı olmuştur.

Harpagon, kızı Elise’i elli yaşlarında zengin bir ihtiyar olan Senyör Anselme ile evlendirmeye karar verir. Çünkü Senyör Anselme, Elise’i çeyizsiz olarak almayı kabul etmiştir.

Valere, Harpagon’a kızı Elise’i çok sevdiğini ve onunla evlenmek istediğini söyler. Fakat Harpagon buna karşı çıkar. Cleante’ın altınlarla babasına şantaj yapması ve Dom Thomas d’Alburcy’nin düğün masraflarını üzerine alması neticesinde Harpagon, kızının Valere ile evlenmesine razı olur.

Mariane: Cleante’ın sevdiği kızdır. Annesine bağlı, terbiyeli, genç ve güzel bir kızdır. Mariane, on altı yıl önce bir deniz kazasında hem babasını hem de ağabeyini kaybetmiş, annesiyle birlikte korsanların eline düşmüştür. On yıl süren esirlikten sonra hürriyetlerine kavuşmuş, memleketlerine dönmüşler. Fakat akrabaları haksız bir şekilde mallarına el koyduğu için ana-kız yoksul bir yaşam sürmeye mahkum olmuşlar.

Mariane, Cleante’ı sevmesine rağmen annesinin isteğiyle Harpagon’la evlenmek zorunda kalmıştır. Akşam yemeği için Harpagon’un evine gider. Burada sevdiği gencin Harpagon’un oğlu olduğunu öğrenir. Çok şaşırır.

Oyunun sonunda hem ağabeyine hem de babasına kavuşur. Harpagon, çalınan altınlarına kavuşabilmek için Mariane’ın oğlu Cleante’la evlenmesine razı olur.

Valere: Elise’in sevdiği delikanlıdır. Valere, hayatını tehlikeye atarak, boğulmak üzere olan Elise’i azgın sulardan kurtarmış, daha sonra da kibar davranışlarıyla genç kızın gönlünü kazanmıştır. Valere, zengin ve soylu bir ailede yetişmiş olmasına rağmen, sırf sevdiği kıza yakın olabilmek için Harpagon’un evinde hizmetçilik yapmaya razı olmuştur. Evde, alışveriş ve harcamalardan sorumludur.

Valere, Harpagon’a yaranabilmek için rol yapar, bambaşka bir kimliğe bürünür. Hizmetçileri daha tutumlu olmaları konusunda uyarır. Harpagon’un cimriliklerini şiddetle destekler.

Valere, on altı yıl önce henüz yedi yaşındayken bir deniz kazasında ailesini kaybetmiş ve bir daha da onlardan haber alamamıştır. Valere, bu deniz kazasında bir İspanyol gemisi tarafından kurtarılmıştır. Geminin kaptanı, Valere’i bağrına basmış, kendi oğlu gibi yetiştirmiştir. Valere, yakın bir geçmişte babasının hayatta olduğunu öğrenmiş ve onu aramaya koyulmuştur. Bu sırada güzel Elise’i görmüş, görür görmez de güzelliğine vurulmuş, ona âşık olmuştur. Valere, oyunun sonunda hem kız kardeşi Mariane’a hem de babası Dom Thomas d’Alburcy’ye kavuşur.

Senyör Anselme (Dom Thomas d’Alburcy): Valere ile Mariane’ın babasıdır. Senyör Anselme’nin gerçek adı Dom Thomas d’Alburcy’dir. On altı yıl önce karısını ve çocuklarını, Napoli’deki zulüm ve işkenceden kurtarmak istemiş. Kaçarken gemileri batmış. O günden sonra ailesinden bir haber alamamış. Karısının ve çocuklarının öldüğünü zannetmiş.

Senyör Anselme, yıllarca gurbet ellerde dolaştıktan sonra genç bir kızla evlenip yeniden aile kurmaya niyetlenir. Harpagon’un kızı Elise’le evlenmeye karar verir. Harpagon için, Senyör Anselme’nin elli yaşında bir ihtiyar olmasının hiç mi hiçbir önemi yoktur. Damadının zengin olması, onun için fazlasıyla yeterli bir meziyettir.

Oyunun sonuna doğru, Valere’in konuşmalarından hareketle yıllardır aradığı ailesini bulur. Hem oğlu Valere’e hem kızı Mariane’a hem de karısına kavuşur.

Dom Thomas d’Alburcy, gerçeğin ortaya çıkması üzerine Elise’le evlenmekten vazgeçer. Çünkü oğlu, Elise’i çok sevmektedir. Kızı Mariane da Harpagon’un oğlu Cleante’ı sevmektedir. Dom Thomas d’Alburcy, düğün masraflarını üstlendiğini söyleyerek Harpagon’u çifte düğüne razı eder.

La Fleche: Cleante’ın uşağıdır. Harpagon, La Fleche’in kendisini gözetlediğinden şüphelenir. Üzerini didik didik arar, fakat bir şey bulamaz.

La Fleche, Harpagon’un Mariane’la evleneceğini öğrenir. Mariane, Cleante’ın sevdiği kızdır. Cleante, sevdiği kızla kaçıp evlenebilmek için paraya ihtiyaç duyar. La Fleche, Simon Usta adlı bir simsarın aracılığıyla bir tefeciyle görüşme ayarlar. Fakat, tefeci olarak karşılarında Harpagon’u görünce, plânları suya düşer.

La Fleche, sonunda Harpagon’un altınlarının gömülü olduğu yeri öğrenir. Harpagon, hazine değerindeki altınlarını küçük bir çekmeceye koymuş, bu çekmeceyi de evinin bahçesine gömmüştür. La Fleche, altınları aldığı gibi Cleante’ın yanına gelir. Cleante, Mariane’la evlenmesine izin vermesi karşılığında altınları babasına verir.

Frosine: Harpagon’dan bir miktar para koparmak umuduyla Mariane’ı Harpagon’la evlenmesi için kandırmaya çalışan aracı kadındır. Harpagon’a yaranabilmek için ona iltifat eder, pohpohlayıcı sözler söyler. Altmış yaşındaki Harpagon’a “yirmi beşinde ne delikanlılar görüyorum ki sizin yanınızda yaşlı sayılırlar” (…) “Altmış yaş da neymiş ki? Bunun da lâfı mı olur hiç! Ömrün en hoş çağı, erkeğin güzel zamanı asıl bundan sonradır.” (…) “Hamurunuz sağlam yoğrulmuş sizin. Yüz yaşına kadar ferah ferah yaşarsınız?” (…) “Vallahi! Yüz diyordum ama, siz yüz yirmiyi de geçeceksiniz.”

Frosine, Harpagon’un cimriliğini çok iyi bildiğinden ona Mariane’ı hoşuna gidecek biçimde tanıtır. Mariane’ın hiç boğazının olmadığını, süse püse önem vermediğini, kumar oynamadığını, gençlerden nefret ettiğini, yaşlı erkeklerden hoşlandığını söyler.

Frosine, çok zor bir durumda olduğunu söyleyerek Harpagon’dan bir miktar para ister. Kendine acındırır, yalvarır yakarır. Fakat Harpagon’dan tek bir metelik dahi koparamaz.

Olay Örgüsü
Özet

Birinci Perde

Çok zengin olmasına rağmen cimriliğiyle tanınan Harpagon, karısını yıllar önce kaybetmiş, oğlu Cleante ve kızı Elise’le birlikte yaşamaktadır. Elise, nehrin azgın sularında boğulmak üzereyken kendisini büyük bir cesaretle kurtaran Valere’i sevmektedir. Valere, sevdiği kıza yakın olabilmek için, alışveriş harcamalarıyla ilgilenmek üzere Harpagon’un evinde çalışmaya başlar. Gerçek kimliğini gizleyen Valere, Harpagon’un gözüne girebilmek için bambaşka bir kişiliğe bürünür, onun sözlerini destekler. Elise’in ağabeyi Cleante ise, Mariane adında genç ve güzel bir kızı sevmektedir. Mariane, yaşlı ve hasta annesiyle yoksul bir yaşam sürmektedir.

Cleante ile Elise, babalarının cimriliği yüzünden çok zengin olmalarına rağmen sıkıntı içinde yaşamaktan şikayetçidirler. İki kardeş dertleşir. Cleante, kız kardeşine Mariane adında yoksul bir kızı sevdiğini, ona deliler gibi âşık olduğunu söyler. Fakat babasının cimriliği yüzünden, sevdiği kıza maddî anlamda yardımcı olamadığını, gönül okşayıcı hediyeler alamadığını söyler.

Bu sırada Harpagon, gayet endişeli bir hâldedir. Çünkü bir gün önce, küçük bir çekmeceye koyduğu altınlarını evinin bahçesine gömmüştür. Altınlarının birileri tarafından bulunup çalınmasından korkmaktadır. Harpagon, Cleante’ın uşağı La Fleche’ten şüphelenir, onun bir şeyler aşırdığını düşünür. Hemen La Fleche’in üzerini yoklar, fakat bir şey bulamaz. Haksız yere suçlandığı için sinirlenen La Fleche, “Pintiliğin de, pintilerin de Allah cezasını versin” diyerek Harpagon’a karşılık verir.

Harpagon, çocuklarının yanına gelerek Mariane adında genç bir kızla evleneceğini söyler. Ayrıca oğluna zengin bir dul kadın bulacağını, kızı Elise’i ise henüz ellisini geçmemiş, olgun, zengin bir adam olan Senyör Anselme ile hemen bu akşam evlendireceğini söyler. Elise, evlenmek istemediğini söyleyerek babasına karşı çıkar. Harpagon kızını evlilik konusunda ikna edebilmek için, hizmetinde çalışan Valere’i hakem tayin eder. Valere, bir yandan sevdiği kızın güvenini kaybetme korkusu, diğer yandan Harpagon’un gözünden düşme korkusuyla ne yapacağını şaşırır. Harpagon, kızını çeyizsiz olarak almaya razı olduğu için bu evlilikte ısrar etmektedir. Hiçbir masraf etmeden kızını gelin edecektir. Valere, görünüşte Harpagon’u destekler, fakat bir fırsatını bulduğunda Elise’le konuşur. Nikahın hemen akşamleyin kıyılacak olmasından telâşa kapılan Elise’i, “Nihayet baktık ki olmadı, pılıyı pırtıyı toplayıp beraberce kaçar, işin içinden sıyrılırız; canım Elise’im, beni her fedakârlığa katlanacak kadar seviyorsanız…” diyerek sakinleştirmeye çalışır.

İkinci Perde

Cleante, babasının Mariane ile evleneceğini öğrenmiştir. Sevdiği kızla gizlice evlenebilmek için bir tefeciden oldukça yüksek bir faizle on beş bin frank almaya karar verir. La Fleche, parayı verecek olan kişinin birtakım şartları olduğunu söyler. Buna göre, paranın tamamı değil de on iki bin frangı nakit olarak verilecek, geriye kalan üç bin frank için de borç alan kişi, bir liste hâlinde belirtilen kullanılmış çamaşır, elbise ve eşyayı almak zorunda olacak. Cleante başka bir seçeneği olmadığı için bu ağır şartları kabul eder. Simon Usta aracılığıyla Cleante ile parayı verecek kişi arasında bir buluşma ayarlanır. Cleante, kendisine yüksek faizle borç para verecek olan tefecinin babası olduğunu görünce çok şaşırır. Baba-oğul arasında şiddetli bir tartışma yaşanır. Baba, oğlunu savurganlıkla; oğul da babasını tefecilik yapmakla suçlar.

Frosine adında bir kadın, Mariane’ı Harpagon’la evlenmesi konusunda ikna etmek için uğraşır. Frosine, Harpagon’dan biraz para koparabilmek umuduyla, onun hoşuna gidecek iltifatları, yalanları birbiri ardına sıralar. Mariane’ın boğazına düşkün bir olmadığını, giyim kuşama önem vermediğini, kumardan nefret ettiğini, yaşlı erkeklerden hoşlandığını söyler. Aracı kadın, Harpagon’dan bir miktar para koparabilmek için çok diller döker, yalvarıp yakarır. Fakat ne yapsa boşunadır.

Posted: Post subject:
Üçüncü Perde

Müstakbel damadı Senyör Anselme ile Mariane’ı akşam yemeğine davet eden Harpagon, hizmetçileri yanına çağırarak masrafları ellerinden geldiğince kısmaları konusunda uyarır. Valere de Harpagon’un sözlerini destekler. Evin aşçısı Jacques Usta, güzel yemekler pişirebilmek için fazla paraya ihtiyacı olduğunu söyler. Valere, Harpagon’un gözüne girebilmek için “Münasebetsizlik olursa bu kadar olur. Bol para ile güzel yemekler pişirmek de sanki bir marifetmiş gibi, yahu onu babam da bilir; ben usta diye az para ile sofra donatmasını bilene derim.” diyerek aşçıyı azarlar. Harpagon, Jacques Usta’ya atları hazırlamasını söyler. Fakat Jacques Usta, atların açlıktan bitkin bir hâlde olduğunu, bu yüzden de değil arabayı çekmek, ayakta dahi duramayacağını söyler. Valere, Jacques Usta ile tartışır, ona bir güzel sopa atar.

Mariane ile Frosine, Harpagon’un evine gelirler. Mariane, kendisini darağacına götürülen bir insana benzetir. Çünkü kalbinde Cleante varken Harpagon’la evlenecektir. Mariane, Harpagon’u görür, onu hiç beğenmez, bayağı konuşmalarından bunalır. Frosine, genç kızı sakinleştirmeye çalışır. Mariane, Harpagon’un kızı Elise’le tanışır. Daha sonra Harpagon, Mariane’la tanışması için oğlunu çağırır. Mariane, sevdiği genci karşısında görünce şaşırır, ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilemez. Üstü kapalı sözlerle birbirlerine olan sevgi ve bağlılıklarının sürdüğünü söylerler. Harpagon, oğlu ile Mariane arasında bir ilişki olduğunu anlamaz. Bu sırada Cleante, babasının parmağındaki oldukça değerli olan elmas yüzüğü çıkarır, babasının küçük bir hediyesi olarak kabul etmesini söyler, Mariane’a uzatır. Oğlunun bu cömert hareketi karşısında Harpagon’un âdeta canından can gider, öfkesinden köpürür.

Dördüncü Perde

Cleante, Mariane, Elise ve Frosine tenha bir yerde konuşurlar. Bu güç durumdan kurtulmanın yollarını düşünürler. Frosine, çok zengin bir kadın bulduğunu söyleyerek Harpagon’u kandırabileceğini belirtir. Bu esnada Harpagon gelir, oğlunu Mariane’ın elinden öperken görür. Oğlu ile Mariane arasında bir ilişki olabileceğinden şüphelenir. Şüphesinde haklı olup olmadığını anlamak için oğluna küçük bir oyun oynar. Harpagon, oğluna, Mariane’a bir üvey anne gözüyle değil de bir genç kız olarak baktığında onu nasıl bulduğunu sorar. Cleante, babasına açık vermemek için Mariane’ı güzel bulmadığını, onun pek zeki olmadığını söyler. Bunun üzerine Harpagon, “Yazık, çünkü aklıma bir şey gelmişti, ama görüyorum ki olmayacak. Kızı burada görünce yaşımı başımı düşündüm; bu kadar genç bir kızla evlendiğimi görenler beni tefe korlar, dedim. Onun için bu işten vazgeçmeye karar verdim, ama kızı bir kere istemiş bulunuyorum, söz de kesildi, biraz olsun hoşuna gitmiş olsaydı onu sana verecektim.” der. Babasının bu sözleri üzerine Cleante, Mariane’la olan ilişkisini ayrıntılı bir biçimde anlatır. Harpagon, oğlunun bu sırrını öğrendiği için çok sevinir. Fakat güzel Mariane’ı oğluna kaptırmaya hiç mi hiç niyeti yoktur. Oğluna, “Bana bak oğlum, sana söyleyeyim mi ben? Artık bu sevdadan vazgeçmeye bak; onu ben alacağım, anladın mı? Ümidi kes ondan; yarından tezi yok sana uygun gördüğüm kadınla evlenirsin.” Diyerek rest çeker. Baba-oğul şiddetli bir kavgaya tutuşurlar. Cleante, Mariane’ı çok sevdiğini ve ne olursa olsun ondan asla vazgeçmeyeceğini söyler. Harpagon, oğlunu evlatlıktan reddettiğini ve mirasından mahrum bırakacağını söyleyerek kovar.

Bu arada, bütün gün Harpagon’u gözetleyen La Fleche sonunda Harpagon’un altınlarının gömülü olduğu yeri öğrenir. La Fleche, içinde altınların bulunduğu küçük çekmeceyi gömülü olduğu yerden çıkararak doğru Cleante’ın yanına gelir, babasının gizli hazinesini bulduğunu söyler. Harpagon’un bağırtısını duyan Cleante ile La Fleche oradan uzaklaşırlar.

Bahçesine gömdüğü altınlarının çalındığını fark eden Harpagon, yaygarayı koparır. “Hırsız var! Hırsız var!.. Mahvoldum, boğazladılar beni, paramı çaldılar… Ah! Paracıklarım! Paracıklarım!.. Çabuk, komiserler, zaptiyeler, çavuşlar, yargıçlar, zincirler, darağaçları, cellâtlar çabuk yetişsinler. Herkesi astıracağım, gene paramı bulamazsam kendimi de asacağım.”

Beşinci Perde

Harpagon, komisere herkesten şüphelendiğini bu nedenle şehirde yaşayan herkesi tutuklamasını söyler. Jacques Usta, yediği dayağın intikamını almak için paraları Valere’in çaldığını söyler. Harpagon, Valere’i yanına çağırtır, ona, oynadığı oyunu öğrendiğini söyler. Harpagon’un oyunla kastettiği şey, paralarının çalınmasıdır. Fakat Valere, Elise ile yaşadığı gizli ilişkinin öğrenildiğini zanneder. Harpagon’a kızı Elise’i çok sevdiğini, kendi aralarında sözlendiklerini söyler. Harpagon, kızı ile Valere arasındaki ilişkiyi öğrenince öfkesinden kudurur. Kızını dört duvar arasına hapsedeceğini, Valere’i de diri diri işkence çarkına vurduracağını söyler. Bu sırada Senyör Anselme de gelir. Valere, kendisinin gerçekte Napolili soylu bir aileden geldiğini, sırf güzel Elise’e yakın olabilmek amacıyla bu sıkıntılara katlandığını anlatır. Kendisi de Napolili bir soylu olan Senyör Anselme, Valere’in söylediklerinin gerçek olup olmadığını anlamak için ona birtakım sorular yöneltir. Valere, Dom Thomas d’Alburcy’nin oğlu olduğunu söyler. Senyör Anselme, bu konuşmalar sonucunda Valere’in kendi oğlu olduğunu anlar. Zira Senyör Anselme olarak bilinen kişi, gerçekte Dom Thomas d’Alburcy’nin ta kendisidir. Mariane da bu konuşmaları duyunca Valere’le kardeş olduğunu öğrenir. On altı yıldır görmediği babasına ve ağabeyine kavuşur.

Dom Thomas d’Alburcy, on altı yıl önce Napoli’de yaşanan kargaşalar sırasında ailesini işkence ve zulümden kurtarmak istemiş. Fakat kaçmak üzere bindikleri gemi batmış. Dom Thomas d’Alburcy’nin yedi yaşındaki oğlu Valere, bir İspanyol gemisi tarafından kurtarılmış. Karısı ile kızı Mariane ise korsanlara esir düşmüşler. On yıl süren esirlikten sonra hürriyetlerine kavuşup Napoli’ye dönmüşler. Dom Thomas d’Alburcy de bu deniz kazasından üzerindeki paralarla birlikte sağ salim kurtulmayı başarmış. Ailesinin bu kazada öldüğünü zanneden Dom Thomas d’Alburcy, on altı yıl gurbet ellerde dolaştıktan sonra, akıllı uslu bir kızla evlenip yeniden aile kurmaya niyetlenmiştir. Bir anda hem oğluna, hem kızına, hem de karısına kavuşan Dom Thomas d’Alburcy, çok mutlu olur.

Cleante, babasına çekmecenin izini bulduğunu, şayet Mariane’la evlenmesine izin verirse paralarına kavuşacağını söyler. Dom Thomas d’Alburcy de çifte nikah için Harpagon’u ikna etmeye çalışır. Harpagon, çekmecesine kavuşmak ve düğün masraflarına karışmamak kaydıyla oğlunun Mariane’la, kızının da Valere’le evlenmesine izin verir.

— SON —

YAŞ OTUZ BEŞ – CAHİT SITKI TARANCI İNCELEYEN: ABDÜLKERİM BABACAN

A) ŞİİRİN BİÇİM YÖNÜNDEN İNCELENMESİ

OTUZ BEŞ YAŞ ŞİİRİ

Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.

Şakaklarıma kar mı yağdı ne?
Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar?
Neden böyle düşman görünüyorsunuz;
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?

Zamanla nasıl değişiyor insan!
Hangi resmime baksam ben değilim:
Nerde o günler, o şevk, o heyecan?
Bu güler yüzlü adam ben değilim
Yalandır kaygısız olduğum yalan.

Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız;
Hatırası bile yabancı gelir.
Hayata beraber başladığımız
Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;
Gittikçe artıyor yalnızlığımız

Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç fark ettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu,
İnsan bu yaşa gelince anlarmış.

Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!
Her yıl biraz daha benimsediğim.
Ne dönüp duruyor havada kuşlar?
Nerden çıktı bu cenaze? Ölen kim?
Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar.

N’eylesin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak.
Taht misali o musalla taşında

Cahit Sıtkı Tarancı

Otuz beş yaş şiiri yedi beşlikten oluşmuştur. Şiir 11’li hece ölçüsüyle yazılmıştır.

Kafiye , Kafiye Şeması ve Redif

yarısı eder. a eder ve gider’deki –er; redif
ömrün. b -er; tam uyak
cevher, a -ün; tam uyak
bugün, b
gider. a

yağdı ne? c -üz; tam uyak
çizgili yüz? d -lar; redif
halkalar? e -a; yarım uyak
görünüyorsunuz d
aynalar? e

insan! f -an; tam uyak
baksam ben değilim: g ben değilim; redif
heyecan? f -am; tam uyak
adam ben değilim g
yalan. f

ilk aşkımız; h -ir; tam uyak
gelir. ı -ımız; redif
başladığımız h -k,-ğ; yarım uyak
bir bir; ı
yalnızlığımız h

varmış! j -mış; redif
sert olduğunu. k -ar; tam uyak
yakarmış! j olduğunu; redif
dert olduğunu, k -ert; zengin uyak
anlarmış. j

sonbahar! l -ar; tam uyak
benimsediğim. m -kim; tunç uyak
kuşlar? l
Ölen kim? m
tarumar. l

başında. n -ında; redif
uyanamadın olacak o -aş; tam uyak
yaşında? n olacak; redif
saltanatın olacak. o -ın; tam uyak
taşında n

B)ŞİİRİN İÇERİK YÖNÜNDEN İNCELENMESİ

1.BENT: Dante, Sevgi Gökdemir ve Ayvaz Gökdemir’in dediğine göre; İtalyan şairi, otuz yaşında iken siyasete atılmış, otuz beş yaşındayken rakip taraf duruma hakim olunca kaçmış, sonunda rakipleri tarafından dâimi sürgünlüğe ve ele geçtiği takdirde diri diri yakılmaya mahkûm edilmişti. Bu arada meşhur eserini( İlahi Komedya) “Hayat yolunun ortasında kendini karanlık bir ormanda buldum” diye başlıyor diyorlar. Tarancı da Dante’den esinlenerek başlamış şiirine.

Şair otuz beş yaşın hayat yolunun yarısı olarak kabul ediyor. Artık bu yaştan sonra bütün canlılığın yavaş yavaş azaldığını ölümün yaklaştığını belirtmek istemiş. Devletlerin doğuşu( kuruluşu ) vardır. Yükselme dönemi, duraklama dönemi ve çökme dönemi vardır. Burada da şair insan hayatının yükselme devrinin sonunu otuz beş yaş olarak kabul ediyor. Bu yaştan sonra artık insan duraklamaya başlıyor ve daha sonrasında da hayat sona eriyor. Delikanlılıktaki cevher, canlılık, delidoluluk, hayata sıcacık bakmaların geçici olduğunu, biz ne kadar istesek de bu günlerin biteceğini vurguluyor.

2.BENT: Şair sûretindeki değişikliği aynaya bakarak farkediyor. Saçlarının yavaş yavaş beyazladığını, yüzündeki yaşlılık çizgilerini, gözünün altındaki mor halkaları farkediyor ve önceden olan( genç iken ) yüzünün güzelliğini, pürüzsüzlüğünü hatırlayıp, aynaların kendine düşman göründüğünü söylüyor. Kendini güzel, genç göstermediğinden yakınıyor. Fakat yaşlandığının da farkındadır.

3.BENT: Şair artık yavaş yavaş yaşlandığının farkındadır. Önceden çekilmiş olduğu resimlere bakınca resimdeki kendisiyle aslının birbirine benzemediğini görüyor. Eskiden olan heyecanı, canlılığı, gençlik duyguları artık kaybolmuş. Yüzü eskisi gibi gülmüyor artık. Resimlerdeki gülen adamı kendisine benzetemiyor. Artık hayatından şüphe ediyor, kaygıya düşüyor. Her an ölüm gelebilir. Kaygısız olduğu yalanmış, kaygı duyuyor artık.

4.BENT: Bu dizelerde diğer şiirlerinde olduğu gibi yalnızlıktan bahsediyor. İlk aşkını hayal meyal hatırlıyor. Şairden şimdi o kadar uzaklaşmıştır ki, hatırası bile yabancı gelir. O duygular, o hayaller, o heyecan ve ümitler sanki bir zamanlar onun değilmiş, onları yaşamamış gibi şaire uzak, yabancı geliyor. Gençlik yıllarında her zaman beraber olduğu arkadaşları, dostları artık yanında yok, hepsinden yolları ayrılmış. Hepsi bir tarafa dağılmış, yapayalnız kalmış hayatta.

5.BENT: Gökyüzünün rengini genel olarak mavi diye biliriz. Zaten gökyüzü denince akla mavi, açık, güzel bir görüntü olarak algılarız. Gençliğin de verdiği canlılıkla sadece gökyüzünün güzel yanlarını görmek isteriz, öyle hatırlamak isteriz. Fakat yaşlanınca artık gerçekler gözümüze gözükür ve şair de gökyüzünün başka renklerini farkediyor. Taşın sert olduğunu, suyun insanı boğduğunu, ateşin ise yaktığını farkediyor. Artık hayatın tozpembeliğini aşıp gerçekleri görebiliyor.

6.BENT: Ayva sarı, nar kırmızı ; demek ki her yıl biraz daha benimsediği sonbahar mevsimindeymiş şair. Sonbaharı biraz daha benimsemesinin sebebi , 35 yaşı, ömrün ortası, hayatın güze dönüş noktası olarak kabul etmesidir. Bu yaştan sonra şair, artık sararan ayva, kızaran nar gibi her an dalından koparılmayı bekliyor. Neden dönüp duruyor havada kuşlar ? Kuşların havada dönüp uçması, hastalıklı, ölmesi yakın canlıyı yırtıcı kuşlar anlar ve peşini bırakmadan takip eder. Şair de kendini artık yaşlı hissettiği için, ölüme yakın hissettiği için böyle soruyor kendine.

7.BENT: Her insanın ölümü tadacağını söylüyor. Hiçbir insan ebedi olmayacak. Burada tasavvufi bakış açısıyla yaklaşmıştır. Ebedi uykuya yatıp daha uyanmayacağız. Gözlerimizi son defa kapattığımızda ebedi uykuya dalacağız ve daha uyanmayacağız. Bu ölüm ne zaman, nerde, ne şekilde, kaç yaşında olacağı da bilinmez. Şair en sonda ince bir istihza (olay) ve büyülü Divân şâiri Bâkî’nin : “Kadrini seng-i musallada bilip ey Bâkî – Durup el bağlayalar karşında yârân sâf sâf” olarak vasıflandırıyor. Yani bir namazlık saltanatın olacak sen musalla taşında yatıca padişah huzurunda durdukları gibi herkes senin önünde ellerini bağlayacak.

Tarancı’nın ilk şiirlerinde görülen yalnızlık ömrü boyunca onun şiirine sinmiştir. Aile ocağından ayrı İstanbul’da tek başına yaşamanın Tarancı üstünde bıraktığı bir etki olarak bilinen yalnızlık Tarancı’yı içkiye yönlendiren nedenlerden biri olarak düşünülmüştür. İçki sayesinde kendisini mutlu ve neşeli yapan bir dünyaya gittiği düşünülebilir. Fiziksel görünüşünün onun ruhsal yaşamını etkilediği, bu yüzden de yalnızlık duygusunun arttığı söylenebilir. Otuz Beş Yaş şiirinde yalnızlık duygusunun arttığı ve dostlarının yavaş yavaş yaşamdan göçmelerinin de onu etkilediği görülür. Yalnızlık duygusu içinde zamanın geçmediğinden yakınır fakat yinede kaderini kabul eder ve yalnızlık içinde geçse de yaşamın yaşam olduğunu ve herkesin aslında yalnız olduğunu savunur.

• Bireyden, aynadaki görüntüsünden yola çıkarak ölüm ve fanilik konularına değinmiştir. Genele gitmiştir.

• Bu şiir ömrün yarısına varmanın bilincine ermiş bir insanın, ölümden duyabileceği ürpertiyi dile getirmiştir. Buna rağmen şair ölümün herkesin başında olduğunu düşünerek avunmaktadır: “Neylersin ölüm herkesin başında”.

• “Dante gibi ortasındayız ömrün” diyerek kendisini İtalyan şair Dante’ye benzetmiştir. Dante ile Tarancı’nın bu konudaki benzerliği ise iki şairinde ölüm konusunu işlemeleri ve yapıtlarında ölümden bahsetmeleridir.

• Cahit Sıtkı ölümü ızdırap duyarak karşılar fakat metafizik duygulara kaçmaz. Bunun sebebi ise laiklik düşüncesinden dolayı başka konulara çekmez.

• Cahit Sıtkı sosyal konularla ilgilenmez.

• Şiirde sade, yalın, basit, halk deyişlerine yer verilmiştir. Şiirde geçen deyimler: “gözünün yaşına bakmadan gider”, “şakaklarıma kar mı yağdı ne var?”, “gözler altındaki mor halkalar”.

• Gerçeklerden ayrılıp hayal dünyasına . Şair yaşadığı ana çok bağlı ve o andan kopmuyor.

• Bu şiire hâkim olan zaman şimdiki zamandır. Otuz beş yaşına gelmiş bir insanın geçmiş ve geleceğine bakışı vardır.

• Şiir otuz beş mısradan oluşmuştur.(5×7)

• 11’li hece ölçüsü kullanılmıştır. abab sarmal uyak örgüsü kullanılmıştır.

GECE – YAHYA KEMAL BEYATLI İNCELEYEN: İSMET EMRE

GECE

Kandilli yüzerken uykularda
Mehtâbı sürükledik sularda.
Bir yoldu parıldayan gümüşten,
Gittik… Bahs açmadık dönüşten.
Hulyâ tepeler hayâl ağaçlar…
Durgun suda dinlenen yamaçlar…
Mevsim sonu öyle bir zaman ki
Gâip bir mûsikîydi sanki.
Gitmiş, kaybolmuşuz uzakta…
Rü’yâ sona ermeden şafakta.(1)

Yahya Kemal BEYATLI

Şiir ve Zihniyet

Yahya Kemal, tıpkı Ahmet Haşim gibi şiiri bağımsız, kendi başına değeri olan, amacı kendinde menkul bir yapı olarak gören şairlerimizdendir. Onun herhangi bir ideolojinin emrine girmesine, herhangi bir duygu yahut düşüncenin taşıyıcılığına indirgenmesine şiddetle karşı çıkar. Bununla birlikte, özellikle Ahmet Haşim’den ayrılan tarafı: Şiirin konusu olarak toplumsal, tarihsel, siyasal duruşları da görmesi, görebilmesi ve şiiri bütünüyle bireysel olmaktan çıkararak toplumsal bir estetik duruş olarak düşünmesidir. Ancak bu duruş onun şiiri “estetik” bir bütün olarak görmesini ortadan kaldırmaz.

Yahya Kemal şiirinin zihniyet uçlarını bulmak için tekil bir yaklaşım göstermek yetmez, daha bütüncül bir arayışa girmek gerekir. Prof. Dr. Belkıs Gürsoy’un deyişiyle; “bugünün değil, bütünün peşinde olan şair, geçmiş, hal ve geleceği Doğu ve Batı’nın kültür mirası ile yoğurup yeni ve orijinal bir terkibe ulaştı. Ömrünün büyük bir kısmını kahvelerde geçerin şair, hem serazat yaşayışıyla, hem de ulaştığı terkiple kendinden önce gelenlerden farklıydı. Fikri buhranlarla sarsılan bir dönemde etrafında yeni ufuklar açtı.” (2) Gerçi Yahya Kemal’in Gece şiiri yukarıdaki yaklaşımı tam karşılayan ve onu özetleyen bir metin değil ancak yine de şiirin bireysel temalarından sızan tarih özlemi ve bazı göstergeler bu gerçeğe yaklaşıyor diyebiliriz. Örneğin Kandilli’nin uykularda yüzmesi, mevsim sonunun kaybolmuş bir musikiye benzemesi, anlatıcının daha rüya sona ermeden şafakta kaybolması, tepelerin rüya, ağaçların hayal olması hep bireysel temadan genele, bugünden geçmişe, Cumhuriyet’ten Osmanlı’ya uzanan bilinç kaymalarıdır. Bütün bunlar Yahya Kemal şiirinin zihniyetine dair ipuçlarını ortaya sererler. Bu yönüyle anlatıcı bir anlamda sevgilisiyle mehtaplı bir gecede yolculuğa çıkar, etrafı seyrederken hem bireysel geçmişine hem de kolektif geçmişine bir yolculuk yapar gibidir.

Şiirde Ahenk

Türk şiirinde, belki de ahenk deyince ilk başta akla gelen şairlerimizden biridir Yahya Kemal. O da tıpkı Ahmet Haşim gibi şiiri anlamdan ziyade musikiye yakın görür. “Şiir, rythme yani nazım sanatı olduğu için güfteden önce bir bestedir. Mısralarında nağme hissedilmeyen bir manzume sadece bir güftedir ki onu nesir sahasına atarız. Mısra mısra bir beste olan manzume ise asıl şiirdir.”(3) İşte Gece şiirini biraz da bu noktadan görmek ve değerlendirmek gerekir.

Şiirin vezni: Mef û lü/ me fâ i lün/ fe û lün. Şiirin dördüncü beytinin ikinci mısrasında sekt-i melih yapılmıştır. Bilindiği gibi bu vezin Seyit Nesimi’den başlayarak Türk şairleri tarafından sıklıkla kullanılmış, Türkçe ile uyum göstermiştir. Hatta, Fuzuli’nin Leyla vü Mecnun Mesnevisine vezin olma niteliğini kazanmıştır. Aruzun bu vezninde bazı mısraların ilk dört hecesinin arka arkaya uzun/kapalı hece olarak sıralanması mümkündür. Gece şiirinin “Gaib bir musikiydi sanki” mısrasında baştaki ilk dört hece (ga-ib-bir-mu) arka arkaya kapalı/uzun şekilde yer almıştır. Burada temel amaç şiire vezin hareketi kazandırmak ve seslerin akışındaki ahengi zenginleştirerek, melodiyi tekdüzelikten kurtarmaktır. Hal böyle olunca söz konusu mısradaki vezin; mef û lün/ fâ i lün/ fe û lün şekline dönüşmüştür. Şiirin ikinci beytinin ikinci mısrası ile son beytin ilk mısrasında da durum aynıdır.

Görüldüğü gibi Yahya Kemal sadece beş beyitli bir şiirin üç mısrasında sekt-i melihe başvurarak kendine özgü “saf şiir” anlayışının doğal yansıması olarak şiire çok geniş bir ahenk alanı yaratmıştır.

Şiir Dili

Şiir Dili ve Türk Şiir Dili adlı eserinde Doğan Aksan şöyle diyor: “Birçok dilbilimci şiir dilini ‘dil içinde ayrı bir dil’ kabul ediyor. Bunun nedeni, şiirin amacının iletişim değil, heyecan verme, etkileme oluşudur, diyebiliriz.” (4) Ancak, unutmamak gerekir ki şiire özgü bu heyecan verme, duygu taşıma işlevinin yerine getirilebilmesi için dilin nesir dilinden ayrılarak kendine özgü bir doğaya bürünmesi/büründürülmesi gerekmektedir. Hal böyle olunca da ‘şiir dili’ne özgü ses unsurları ile söz sanatlarının yarattığı bir dil mekanizması kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Yahya Kemal’in Gece şiirinin daha başında şiir diline özgü bir sapmadan bahsedilebilir: Uykularda Kandilli’nin yüzmesi, nesir diline özgü bir söyleyiş değildir. Bir semtin uykularda yüzmesi ancak şiir söz konusu edildiğinde kabullenilebilir; yoksa, uykularda yüzmenin kendisi bile dili zorlama anlamına gelir. Uykulu şekilde yüzmek olabilir ancak uykularda yüzmek, dili zorlamak demektir. Aynı durum, mehtabın sularda sürüklenmesi ifadesi için de geçerlidir. Gerçek hayatta birden fazla kişinin (sürükledik!) mehtabı peşine takıp sularda sürüklemesi mantık dışıdır. Şiirin doğasına özgü bu nesir dışı ifadeler şiir boyunca devam eder: Yolun gümüşten olması, tepelerle ağaçların hayal mahsulü olması, yamaçların durgun suda dinlenmesi, mevsim sonunun kaybolmuş bir musikiyi andırması, rüyanın şafakta devam etmesi gibi söyleyişlerin hepsini şiir dili kapsamında değerlendirebiliriz. Aslında, şiire hakim olan bütün bu metaforlar gecenin ruhuna uygun bir dille karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Çünkü uyku, mehtap, hülya, hayal, musiki, rüya ve şafak kelimelerinin hepsi de doğrudan geceye özgü durumları anlatan yahut çağrıştıran duyguları ifadelendirmektedir.

Şiir diliyle anlamı birbirinden ayırmak mümkün değildir. Nesirde, nesre ait edebi metin söyleyişlerinde kurulan cümleler hep bir yapıyı oluşturma ve o yapının içine girme amacını taşır. Oysa şiirde kurulan cümlelerin bir yapı oluşturmak gibi amacı yoktur. Onlar, sadece söylenirken, söylenme esnasında işlev yüklenen ve ille de belli bir amaca ulaşma gayreti görülmeyen dil sıçramalarıdır. Örneğin Gece şiirini bu minvalde anlatmaya kalkarsak karşımıza şöyle bir tablo çıkar: “Kandilli uykularda yüzerken, biz mehtabı sularda sürükledik. Dönüşten hiç bahis açmadan, gümüş gibi parıldayan bir yoldan sürekli gittik. Yolun üstünde hepsi hayal olan tepelerle ağaçlar ve durgun suda dinlenen yamaçlar vardı. Mevsimin sonuydu (hangi mevsimin, belli değil!) ve musiki kaybolmuştu (hangi musiki, ne tarz bir musiki, kimin musikisi, bunların hiçbiri yok, sadece musiki). Rüyamız daha sona ermeden, şafakta gidip kaybolmuşuz, hem de uzak bir şafakta.” Şimdi bu satırları nesir diliyle ifade etsek bir anlamı olur mu? Ortaya çıkan anlam estetik bir metaya dönüşür mü? Ama görüldüğü gibi şiir söz konusu edildiğinde, şiire özgü başlangıçta kurduğumuz ön yargı, bütün bu tuhaflıkları görmezden gelerek hoş bir tını olarak ve içimize işleyen bir melodi olarak dinlememizi gerektiriyor. Bu haliyle şiirdeki olaylar gerçeklik düzleminde değil masal dünyasında geçiyor gibidir ve bize şunları söyletiyor: Evet, şair, gecenin içinde bir yolculuğa çıkmış, daha önce (büyük ihtimalle sevgilisi olan biriyle) yaşadıklarını hatırlıyor. Vakit gecenin sonlarıdır; çünkü mevsimin sonu, uyku, yolun gümüşten olması, gümüş renginin şafağa özgü doğasıyla ilgili, dönüşten bahis açılmaması, suların durgun olması (beden içindeki suyun, yahut denizin, ırmağın, gölün), yamaçların bütün bir günün yorgunluğunu üstünden atarak artık dinlenmeye çekilmiş olması, mevsim sonu, musikinin akşamda kalıp gecenin ilerleyen saatlerine sarkmaması, artık kaybolmuş olması, şafakta, rüyanın hala devam ediyor olması gibi söyleyişlerin hepsi gecenin başlangıç noktasına değil, bitişine yakın bir zaman dilimine işaret etmektedir. Üstelik, hatırlanan rüyaların hep şafakta, uyanmaya yakın olanlar olduğu göz önüne alındığında bu daha da belirginlik kazanır.

Gece şiirinin dil kurgusu, Yahya Kemal’in genel şiir anlayışının bir parçası olarak nesir diliyle bağlarını bütünüyle koparmış, söz sanatlarının, devrik ifadelerin, serbest çağrışımların vs. yer aldığı bir çeşitlilik göstermektedir.

Şiirde Yapı

Gece şiiri, aruzla yazılmış beş beyitten oluşan (Yahya Kemal söz konusu edildiğinde, ikilik yerine beyit denmesi kadar doğal ne olabilir!) bir şiirdir. Her beytin birinci mısrası durgunluk ve seyretme; ikinci mısrası ise harekete ayrılmıştır. Birinci beyitte; şair (anlatıcı), Kandilli semtini seyrediyor ve onun uykunun doruğunda olduğunu görüyor; ardından (sevgilisiyle?) mehtabı sularda sürüklüyorlar. İkinci beyitte; gümüş gibi parıldayan bir yol vardır; dönüşten bahis açmadan yürüyorlar (gitmek fiili). Üçüncü beyitte hülya tepeler ve hayal ağaçları vardır, yamaçlar ise durgun suda dinlenmektedirler. (Dinlenmenin de bir eylem olduğu unutulmamalı). Dördüncü beyitte mevsim sonunun herhangi bir zaman diliminde kaybolmuş bir musiki çalmaktadır. Bu genellemeyi sadece son beyit bozmaktadır ve onun birinci mısrasında eylem, ikinci mısrasında durgunluk vardır. Ancak dikkatle bakıldığında burada anlam akışına göre ikinci mısra önce, birinci mısra sonra gelmek zorundadır. Yani rüya sona ermeden şafakta, gitmiş, kaybolmuşuz uzakta şeklinde okunması gerekmektedir. Burada şairin mısraların yerini değiştirmesini şiire özgü bir hareketliliği sağlama arayışı olarak düşünmeliyiz.
Böylece, Gece şiirinin yapısı bir durgunluk bir hareketlilik, bir durgunluk bir hareketlilik üzerine kurulmuş gibi görünmektedir. Hareketliliği sağlayan unsurlar; sürüklemek, gitmek, dinlenmek, müzik çalmak, kaybolmaktır. Şair, her mısraya bir eylem yerleştirerek bir önceki mısrayı taşıma görevi vermiştir.

Şiirde Tema

Şiirin yapısına uygun kayganlık ve uçuculuk, temaya da hakimdir. Şiirin teması, ancak satır aralarına bakılarak bulunabilir: Gecenin insan ruhunda yarattığı hareketlilik. Gündüzün bütün o görünür, görünmez ayrıntılarını bir anda yok edip, sanki bambaşka bir dünyada yaşıyormuşuz izlenimi veren bir geceyle karşı karşıyayız. Parmaklarının ucuyla zihnimize dokunup olduğundan farklı bir dış dünya ve iç evren yaratan büyücüye benziyor bu haliyle gece. Bir semti uykuya boğuyor (Burada yüzmek, uykunun doruk noktası, gark olmak anlamında kullanılmıştır.). İnsanlara suyun içinde mehtabı sürükletiyor. Yolu gümüşe boyuyor, dönüşü unutturuyor; her şeyi hayal dünyasının bir parçası yapıyor; tepeleri, ağaçları, yamaçları… Bu haliyle gece, kaybolmuş bir ezgi, çok gerilerde kalmış bir melodidir. Ve insan, bu melodiyle, bu melodinin içinde kaybolup gidiyor; nereye? Rüyanın kucağına. Vakitse şafaktır ve hala rüyanın hükmü sürmektedir. Belki Gece şiirinin bütün detayları burada, rüyanın doğasında gizli. Üstelik şiirin teması da ondan başka bir şey değil. Başa dönersek: Gecenin gündüze özgü ne varsa hepsinin üstüne perde çekip kendi oyununu oynaması.

Gerçeklik ve Anlam

Şiir söz konusu edildiğinde, gerçeğin tek ve mutlak olmaktan çıkarak bin türlü renk ve biçime girdiğini kabul etmek gerekir. Üstelik mantığın katı kuralları ve doğanın yasaları da devre dışıdır. Buna bir de Yahya Kemal şiirini eklemlediğimizde artık gerçek dediğimiz şeyi, her şiirin kendi iç evreninden süzüp çıkarmaktan başka yol yoktur.

Gerçek: Kandilli gibi bir semt uykularda yüzmez; şiirde: Kandilli uykularda yüzmektedir. Gözleri kapalıdır ve uyku sarhoşluğu vardır üzerinde. Gerçek: Kimse mehtabı olduğu yerden alıp aşağı çekemez, suyun içine koyamaz ve suyun üstünden sürükleyemez, şiirde: Şair, mehtabı aşağı indirip, suyun içine özenle yerleştirmiştir. Bir kayık gibi, bir kano, bir sal gibi, daha yumuşak, daha geçirgen, daha şeffaf, daha bayıltıcı bir renk ve koku olarak mehtabı suyun içinde sürükleyip durmaktadır. Gecenin ortasında usulca kayan hayal gibi suyun ortasında mehtap kayıp gitmektedir.

Gerçek: Dönüşün rengi yoktur. Dönersiniz, olur biter. Şiirde: Dönüş, üzerinde durulmayan, bahsi açılmayan gümüş gibi parıldayıp duran bir yoldur.

Gerçek: Tepe ya vardır ya yoktur, ağaçlar ya oradadır, ya değildir; yamaçların ancak yansısı girer suya. Şiirde: Tepeler gecenin ortasına çadır açmış zihnin ürünüdürler; ağaçlar hayalin yansımasıdır; yamaçlar durgun suyun içine girmiş, kollarını yana uzatmış, gözlerini kapayıp dinlenmektedir.

Gerçek: Her şeyin bir sonu vardır; mevsimlerin de. Şiirde: Mevsim sonu öyle bir zaman ki? (Nasıl bir zaman! Boşluk, alabildiğine belirsizlik…) Kaybolmuş bir musiki… Kaybolmuş bir musiki olan nedir? Mevsim sonu mu? Öyle bir zaman mı? Başka bir şey mi? Belli değil. Ama siz öyle kabul edin. Belki de kaybolmuş musiki, bir zamanlar olan, olduğu için insanı buradan alıp oraya götüren, büyülü, yaratıcı bir şeydi ve şimdi yok. Tıpkı yıllar gibi, yılların üzerine ağdığı pek çok yaşam kırıntısı gibi şimdi sesi geliyor uzaktan, sadece tınılarını duyuyoruz, o kadar.
Gerçek: İnsanlar kaybolurlar. Bir semtin kalabalık caddelerinde, fırtına sonrası bir adanın kıyısında, bir uçak kazasında, bir çöl ortasında, kaybolur insanlar. Karmaşanın ortasında, dertlerin, tarifsiz kederlerin ortasında. Ama kayboldukları bir yer vardır nihayetinde. Şiirde: Gitmiş, kaybolmuşuz uzakta. Nerde? Nasıl? Kiminle? Uzakta. Uzakta işte. O uzak neresi? Belli değil. Şiir bunun peşine düşmez. Gerekli de değildir zaten. Kaybolmak için uzak yeterlidir. Belki de bu kaybolunmuş yer şafağın ortasıdır. Yani bir mekan değil, bir zaman parçasıdır. Belki bir rüyanın içidir kaybolunan yer. Bunların hepsi düşünülür, hepsi de doğrudur şiir için. Aslında, bunların hepsi düşünüldüğünde şiir şiirdir ve şiirin gerçekliği budur, anlamı burasıdır.

Şiir ve Gelenek

Mehmet Fuat, Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi’nde, Yahya Kemal’le birlikte Türk şiirinde “eski şiir geleneğinin gücüne yeniden yaslanış”ın başladığını iddia eder. (5) Oysa, Yahya Kemal şiiri gücünü doğrudan doğruya gelenekten almış olsa bile çok ciddi bir Fransız şiiri etkisini görmezden gelmemizi gerektirmez.

Yahya Kemal şiirini tek başına ve bir bütün olarak düşünürsek yararlandığı iki temel ırmaktan bahsetmek mümkündür: Birisi Cumhuriyet kurulduktan sonra bile bırakmadığı, bırakmayı hiç düşünmediği Divan şiiri estetiğinin temel dinamikleri ki ömrü boyunca aruzun dışına, bir istisnayla, hiç çıkmamış olması bunun en belirgin örneğidir, diğeri ise 1903 yılındaki Paris yolculuğunun ardından ömür boyunca peşini bırakmadığı Fransız şiiri ve onun ciddi yansıması Sembolizm. Bu bağlamda, Nerval, Verlaine, Baudelaire, Mallarme gibi Fransız şairlerinin Yahya Kemal şiirinin ahenk yapısına etkide bulunduklarını rahatlıkla söylemek mümkündür. Erdoğan Alkan Yahya Kemal ile Fransız şiir geleneği arasındaki bağı şu şekilde kuruyor: “Fransızca bilen bazı şairlerimiz Nerval, Baudelaire, Verlaine, Apollinaire, Eluard, Rimbaud, Mallarme ve Aragon gibi Fransız şairlerinden etkilenmişler ama yaptıkları şey öykünmeden, dize aktarmadan öteye gidememiş. Sonunda, yazdıkları şiir de Türk toplumunun ve Türk ikliminin şiiri olmamış. Yahya Kemal’e gelince, birçok Fransız şairinden o da etkilenmiş, bunu açıkça söylüyor. Ama ‘Avrupa irfanından bir yerli edebiyata gelmiş, mektepten memlekete dönmüş.’ dize ya da imge aktarmamış, yöntem araştırmış.” (6) Böylece bu iki güçlü ırmak birleşerek Yahya Kemal şiirinin temel dokusunu, geleneğe yansıyan çıkış noktasını ortaya çıkarmış oluyor.

Gece şiirine gelince; tematik kurgu, üslup, tarz ve eda bakımından gerçekten Fransız şiirinin yukarıda sayılan isimlerinin temsil ettikleri sembolist şiir akımının izini göstermekle birlikte özellikle biçim, vezin, kafiye kurgusu vs. bakımından Divan şiir geleneğinin izlerini taşıyor.

Şiir ve Yorum

Şiir, tıpkı Abdülhak Hamid’in Külbe-i İştiyak’ında (7) olduğu gibi omurgasını hemen bütünüyle hayalden alan bir malzeme üzerine kurulmuştur. Orada Abdülhak Hamid nasıl bir arzu kulübesi inşa etmek için bilincinin görünür görünmez bütün noktalarına müracaat ediyorsa, burada da Yahya Kemal, geceleyin geçirilen hoş anlar için uykuları, mehtabı, suları, gümüş rengi yolları, hülya tepeleri, hayal ağaçları, durgun suda dinlenen yamaçları, kaybolmuş şarkıları, şafakta sona ermeyen rüyaları yardımına çağırıyor. Böylece yukarıda sayılanların hepsi yan yana gelerek geceyi kendi doğasına yaklaştırıyor ve yakıştırıyor.
Gece olunca bütün bir yeryüzü uykuya dalar. Sanki gündüzkü telaş, hareketlilik, karmaşa yerini hoş bir yorgunluğa, o da kıpırtısız bir durgunluğa terk eder. Tam bu sıra ay doğar ve ayın yoluna devam ederken karşısına çıkıp ona eşlik edeceği şey, sudur. Gece, her şey tatlı bir uykuya dalmışken, mehtap suyun üzerinde kayıp gider. Burada, suyun üzerinde kayan, bir anlamda onunla yürüyüşe çıkan mehtaba bir de şairle sevgilisi eşlik etmektedir: Artık su, mehtap, sevgili üçlemesi gümüşi bir evren yaratmışlardır ve böylesi bir yolculukta geriye dönmekten bahsetmek anlamsızdır. Bir yürüyüşten bahsediyoruz ve onun bütün unsurlarının tamamlanması gerekir: Madem ki vakit gecedir, su var, mehtap var, sevgili var ve gümüşten yollarda yürünmektedir o halde hülya tepeler ve hayal ağaçları da gereklidir. Üstelik (belki sevgiliyle bütün bunları seyretmek için sırt üstü uzanılabilecek) bir de durgun suda dinlenen yamaç olmalı. Gündüzün karmaşası, cadı kazanı olayları ancak böylece yerini gecenin ortasına yerleşmiş bir rüya alemine terk edebilir.
Mevsim sonudur. Kaybolmuş, geride kalmış bir musikinin nağmeleri vardır. Arada bir görünüp kaybolan, gelip giden. Bunların arasına tünemiş insanların uzakta bir yerde kaybolup gitmesinden, şafakta, bir rüyanın içinde yaşıyor oluşu gerçeğinden başka ne vardır?
Şiir, bir rüya şiiridir. Gece, şaire kollarını açarak, ona bütün dertlerini, dünyevi sıkıntılarını unutturacak bir rüya gördürmektedir. Burada, rüyaya özgü ne aranırsa o var. Rüya, ister gözleri açık görüneninden, ister kapalı görüneninden olsun. Her şey hayalidir bu sebepten. Rüyada karşılaştığımız cinsten, var ama yok benzeri, aslında hayatta karşılaştığımız türden…

Şiir ve Şair

Asıl adı Ahmed Agah olan Yahya Kemal Beyatlı, 2 Aralık 1884 yılında Üsküp’te doğmuştur. İrtika ve Malumat dergilerinde Agah Kemal imzasıyla yazan Yahya Kemal, 1903’te Paris’e gitmiş, eğitimine orada devam etmiştir. Sonraki yıllarda, özellikle 2. Meşrutiyet döneminde Nev-Yunanilik hareketini başlatmasında Fransa’da aldığı eğitimin büyük rolü bulunmaktadır. Daha sonra Akdeniz çevresinde (8) gelişip serpilen ve Antik yunan-Latin kaynaklı bu hareketin ciddi bir taraftar bulmaması yahut bu kültürle Türk şiiri arasında ciddi bağlar kurulamaması üzerine bakışını Anadolu’ya yöneltmiş ve Nayilik hareketini başlatmıştır.
Milli Mücadele döneminde İleri gazetesinde yazdığı yazılarla mücadeleyi destekleyen Yahya Kemal, Cumhuriyet sonrasında “saf şiir” adını verdiği tarzı geliştirmeye devam etmiş ve eski şiirin ruhundan, gelenekten beslenmeyi ömrünün sonuna kadar ihmal etmemiştir. Şairin, 1 Kasım 1958’de vefat etmesinin ardından başkalarınca derlenip toparlanan şiir kitapları şunlardır: Kendi Gök Kubbemiz (1961), Eski Şiirin Rüzgarıyla (1962), Rubailer (1963), Hayyam Rubailerini Türkçe Söyleyiş (1963), Bitmemiş Şiirler (1976).

Özellikle şiir söz konusu edildiğinde sık yazmayı sevmeyen ve yazdıklarını hemen piyasaya çıkarmayıp yeri geldiğinde aylar, yıllarca beklemesini, sabretmesini bilen ender şairlerimizden biridir Yahya Kemal. Bu tavır, onun şiiri bir düşünce ve duygu aracı olarak görmenin ötesinde amaç gibi kabul etmesinin sonucudur. Aynı tavır, Divan şiiri tarzında yazdığı ve Eski Şiirin Rüzgarıyla adı altında toplanan metinlerinde de İstanbul’un kültürel ve siyasal tarihinde yer etmiş olayların anlatılması esnasında da geçerlidir. Yahya Kemal, ele aldığı konu ne olursa olsun hep nesneyi estetiğe dönüştürme bilinç ve duyarlılığıyla hareket etmiştir. Yahya Kemal Enstitüsü müdürlüğü yapan Nihat Sami, onun kitabına konan bir yazısında şiirlerini üç kategori altında toplayıp şöyle demektedir: “Kendi Gök Kubbemiz grubunda, Türk milletinin, Türkiye topraklarında yarattığı; Türk kanıyla İslam imanının birleşmesinden doğan; büyük milliyet ve medeniyet niteliğini, yüceliğini ve güzelliğini terennüm eden şiirler yer almıştır. İkinci kısımda şairin düşünüş şiirleri ve bilhassa rindlik, ufuk ve ölüm temaları üzerinde durduğu şiirler vardır. Üçüncü kısımda, daha çok, aşk şiirleri sıralanmıştır. Fakat Yahya Kemal, her şiirini, mutlaka milli üslupla söyleyen, büyük tefekkür şairi olduğu için, bu bölümlerin herhangi birindeki şiirlerin çoğu, öteki bölümlere de girebilecek özelliktedir. Onun aşk şiirlerinde, zengin vatan ve düşünüş unsurları; düşünüş şiirlerinde aşk unsurları vardır.”(9) Yahya Kemal şiirlerini bütün olarak değerlendirmeye dönük bu yaklaşımı bir başka açıdan değerlendirmek mümkündür: Nasıl ki aşk şiirlerinin içinde düşünce, düşünce şiirlerinin içinde aşk sızıntıları varsa, aynı şekilde tarihin içine bugünü, bugünün içine dünü yerleştirme; anlamın içine biçimi, biçimin içine anlamı; ahengin içine temayı, temanın içine ahengi, rüyanın içine gerçeği (hayatı), gerçeğin içine rüyayı vs. yerleştirme anlayışı vardır Yahya Kemal’de. Bu da onun hangi şiirini ele alırsak alalım, şiiri bir dünya görüşü gibi benimseyip bir yaşam tarzı olarak kabullenmesinin çok doğal sonucudur.

Sonuç

Yahya Kemal Beyatlı, özellikle Cumhuriyet sonrası şiirimizin önde gelen ve ana damar sayabileceğimiz şairlerinden biridir. Bizde, “saf şiir” anlayışının kurucusu ve aynı zamanda en önemli temsilcisidir. Bu tarafıyla kendisinden sonra bir gelenek oluşturduğunu ve bu geleneğin şiiri kendi kendisinin amacı addetme mantığıyla hareket ettiğini söyleyebiliriz.

DİPNOTLAR
1 BEYATLI, Yahya Kemal; Kendi Gök Kubbemiz, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1969, s. 47.
2 GÜRSOY, Belkıs Altuniş; Türk Dünyası Edebiyatçılar Ansiklopedisi, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2001, Cilt: 2, s. 255.
3 BEYATLI, Yahya Kemal; Edebiyata Dâir, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 2. baskı, İstanbul, 1984, s. 7.
4 AKSAN, Doğan; Şiir Dili ve Türk Şiir Dili, Be-Ta Basım Yayım A.Ş., İstanbul, (Tarihsiz), s. 18.
5 FUAT, Mehmet; Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi, Adam Yayınları, 11. baskı, İstanbul, 1997, s. 11-12.
6 ALKAN, Erdoğan; Şiir Sanatı- Dünyada ve Türkiye’de Şiir Akımları, Şiirin Temel Sorunları-Kavramları, Yön Yayıncılık, İstanbul, Ocak 1995, s. 410-411. Alkan, kitabının 411. sayfasından 422. sayfasına kadar Yahya Kemal şiiriyle Fransız şiirinin önde gelen temsilcilerinden Nerval metinleri arasında bir karşılaştırma yapmıştır.
7 TARHAN, Abdülhak Hamid; Hep yahut Hiç, Hazırlayan: İnci Enginün, Dergah Yayınları, İstanbul, 1982, s. 141-145.
8 Büyük ihtimalle, Yahya Kemal’in Parisli yıllarında Avrupa kültür mahfillerinde fikirleri ciddi şekilde tartışılan ve öncülüğünü Fernand Braudel’in yaptığı Annales Okulu’nun Nev-Yunanilik düşüncesinin oluşmasına ilham teşkil etmiştir. Süreç ve hareketlerin sahip olduğu fikirlere bakıldığında bu yargı, üzerinde düşünülmeyi ve analitik bir yaklaşımı hak ediyor. Annales Okulu hakkında daha geniş bilgi için bakınız: Peter Burke: Annales Okulu, Çeviren: Mehmet Küçük, Doğu Batı Yayınları, Ankara, 2002.
9 BEYATLI, Yahya Kemal; Kendi Gök Kubbemiz, (Nihat Sami Banarlı Ön Söz’ü), Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1969, s. VI.

Kaynak: buruciyeedebiyat

BOZKURT’ UN BELASI

Ben,bir Türkmen köyünde yalnız açtım gözümü
Öptüm ve kabul ettim bu ak alın yazımı
Zalimlere biledim sazımı ve sözümü
Ey zalim Firavunlar,vurun beni,öleyim
Andolsun ki,ölmezsem,başınıza belayım

Beni hiç unutmayın,hak yolun kaçakları
Varlık savaşlarımda,sırtımın bıçakları
Ben göklerin oğluyum,alçağın alçakları
Gökler bulutlananda,vurun beni,öleyim
Andolsun ki,ölmezsem,başınıza belayım!

Unutmadım,toprağa dökülen yiğitleri
Ve onsekiz yaşında,gül dalı şehitleri
Ey gavur vicdanlılar,gavur patron itleri
Bir ölüm de bana şart,vurun beni,öleyim
Andolsun ki,ölmezsem,başınıza belayım

Bir milletin ahlakı talan oldu,sevinin
Onurlu günlerimiz yalan oldu,sevinin
Yolundan dönen oldu,yılan oldu,sevinin
Ben dönersem namerdim,vurun beni,öleyim
Andolsun ki,ölmezsem,başınıza belayım

Kapitalist,komünist çarkınız yere batsın
Gazeteniz,filminiz,şarkınız yere batsın
Küfür tek millet,tek ırk,ırkınız yere batsın
Medyatik silahlarla vurun beni,öleyim
Andolsun ki,ölmezsem,başınıza belayım

Düğün-dernekle gelin,bu milletin yurduna
Siz,kan derdine düşün,millet ekmek derdine
Canım feda olsundu,düşmanın da merdine
Lakin,mertçe olmadı,vurun beni,öleyim
Andolsun ki,ölmezsem,başınıza belayım

Ve siz,Kürşad soylular,haydi,ayağa kalkın!
Şehirliler,köylüler,haydi,ayağa kalkın!
Siz,ey Bozkurt huylular,haydi,ayağa kalkın
Diyelim ki,”susmak yok,vurun beni,öleyim
Andolsun ki,ölmezsem,başınıza belayım
Ben ölmezsem,vallahi,başınıza belayım!

Etiket Bulutu