FATİH ŞAHİN'LE PERİLİ ŞİİRLER

Posts tagged ‘Gitti’

Tam Göğsünün Ortasında Bir Yerin Acıyacak

Tam Göğsünün Ortasında Bir Yerin Acıyacak

 

Tam göğsünün ortasında bir yerin acıyacak.
Evinin seni içine sığdıramayacak kadar dar olduğunu fark edeceksin.
Sokağa fırlayacaksın.
Sokaklar da dar gelecek, tıpkı vücudunun yüreğine dar geldiği gibi.
Ne denizin mavisi açacak içini, ne pırıl pırıl gökyüzü.
Kendini taşıyamayacak kadar çok büyüyecek, bir yandan da kaybolacak kadar küçüleceksin.
Birileri sana bir şeyler anlatacak durmadan.
“Önemli olan sağlık…”
“Yaşamak güzel.”
“Boş ver, her şey unutulur.”
Sen hiçbirini duymayacaksın.
Gözyaşlarından etrafı göremez hale geleceksin.
Ondan ölmesini isteyecek kadar nefret edecek, az sonra kollarında ölmek isteyecek kadar çok seveceksin.
Hep ondan bahsetmek isteyeceksin.
“Ölüme çare bulundu” ya da “yarın kıyamet kopacakmış” deseler başını kaldırıp ”ne dedin?” diye sormayacaksın.
Yalnız kalmak isteyeceksin.
Hem de kalabalıkların arasında kaybolmak.
İkisi de yetmeyecek.
Geçmişi düşüneceksin.
Neredeyse dakika dakika…
Ama kötüleri atlayarak…
Onunla geçtiğin yerlerden geçmek isteyeceksin.
Gittiğin yerlere gitmek…
Bu sana hiç iyi gelmeyecek.
Ama bile bile yapacaksın.
Biri sana içindeki acıyı söküp atabileceğini söylese, kaçacaksın.
Aslında kurtulmak istediğin halde, o acıyı yaşamak için direneceksin.
Hayatının geri kalanını onu düşünerek geçirmek isteyeceksin.
Aksini iddia edenlerden nefret edeceksin.
Herkesi ona benzetip, kimseyi onun yerine koyamayacaksın.
Hiçbir şey oyalamayacak seni.
İlaçlara sığınacaksın.
Birkaç saat kafanı bulandıran ama asla onu unutturmayan…
Sadece bir müddet buzlu camın arkasından seyrettiren…
Bütün şarkılar sizin için yazılmış gibi gelecek.
Boğazın düğümlenecek, dinleyemeyeceksin.
Uyumak zor, uyanmak kolay olacak.
Sabahı iple çekeceksin.
Bazen de “hiç güneş doğmasa” diyeceksin.
Ne geceler rahatlatacak seni ne gündüzler.
Ölmeyi isteyip, ölemeyeceksin.;
Belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önüne çıkana sarılmak isteyeceksin.
Nafile…
Düşüncesi bile tahammül edilmez gelecek.
Rüyalar göreceksin, gerçek olmasını istediğin.
Her sıçrayarak uyandığında onun adını söylediğini fark edeceksin.
Telefonun çalmasını bekleyeceksin aramayacağını bile bile.
Her çaldığında yüreğin ağzına gelecek.
Ağlamaklı konuşacaksın arayanlarla.
Yüreğin burkulacak.
Canın yanacak.
Bir daha sevmemeye yemin edeceksin.
Hayata dair hiçbir şey yapmak gelmeyecek içinden.
Onun sesini bir kez daha duymak için yanıp tutuşacaksın.
Defalarca aradığı günlerin kıymetini bilmediğin için kendinden nefret edeceksin.
Yaşadığın şehri terk etmek isteyeceksin, onunla hiçbir anının olmadığı bir yerlere gidip yerleşmek.
Ama bir umut…
Onunla bir gün bir yerde karşılaşma umudu…
Bu umut seni gitmekten alıkoyacak.
Gel gitler içinde yaşayacaksın.
Buna yaşamak denirse.
Razı mısın bütün bunlara?
Hazır mısın sonunda ölüp ölüp dirilmeye?
O halde âşık olabilirsin.

Can DÜNDAR

Bedirhan GÖKÇE – Tam Göğsünün Ortasında Bir Yerin Acıyacak – indir | Alternatif

http://www.siirfm.com/wp-content/plugins/nazdrave-mp3/mp3player.swf

Yenik Serçe

I
Yaban
ve asi
dağlara dağılan taylar gibi.
ve yangın
gençliğinin alazında ışıltılı bıçaklar gibi.

Adana’da yollara dizilmiş garlarda,
çığlık çığlığa peronlarda
çocuklar gibiydi gözleri.

/Adı Nevin,
şarap içer, rüzgâr giyerdi geceleyin…/

II
O, kanadı kırık bir kuştu,
beyaza vurulmuştu;
kimseler görmedi bir başka renk sevdiğini.
Kimseler…Görmedi kimseler kirlendiğini…

/Adı Nevin,
hüzün kokar ve korkardı geceleyin…/

III
“Kendini martılarla bir tutma” derdim; “senin kanatların yok. düşersin,
yorulursun, beni koyup koyup gitme ne olursun! ”*

O, kanadı kırık bir kuştu,
gülümserken vurulmuştu.
Kimseler görmedi uçtuğunu.
Kimseler…Görmedi kimseler öpüştüğünü…

/Adı Nevin,
özlem tüter ve ç(ağlardı) geceleyin./

IV
“Işığın” diyordu: Kırılıp düştüğü yerlerden geliyorum; karanlık kördü ve acımasız… Ellerimle kırdım ben de kalan kanatlarımı; kanat- larımı kanatmaktan geliyorum…

V
O bir yenik serçeydi sıkılınca ağlamaya çıkardı. Sonra da çift çıkardık; kar yağardı, biz dinlemez, çıkardık! O kentte bütün sokaklar biz yan yana yü- rümeyelim diye dar yapılmıştı, insanlar dar yapılmıştı, çıkardık!

Kar durmazdı, üşüşürdü saçlarına ve hep bir şeylere ağlardı o karlı havalarda…Avurtlarına çarpan kar taneleri, gözyaşlarının sıcak- lığına çarpıp erirdi… Erirdi… Biz yan yana, yana yana… Yana yana!

/O bir yenik serçeydi sıkılınca ağlamaya çıkardı,
ben yürüsem bütün yollar ona çıkardı…/

VI
Gitti… Kanatları yüreğimdeydi.
Kalan, elimde minyatür bir kuş şimdi.
Yitirdim o aşkın kimliğini;
h ü k ü m s ü z d ü r…

/Adı Nevin,
ihaneti tutuşturduk bir sabahleyin! /

Yılmaz Odabaşı

TÜRK’ TEN TANRIYA ELÇİ

“ELÇİBEY’E”

Yüce Tanrı,Türk’ü artık arada koymayacak
Bir fark vermiş ve bu farkı geçmişe saymayacak
İki başlı söz olacak,hiçbir baş caymayacak
Yollayan bey,gidilen bey,ve de giden elçi bey
Türklük için Tanrımıza elçi gitti Elçibey
Bey,milletin baki kalsın
Yolun,bahtın açık olsun
Ardınsıra gelen erler,
Beyler,seni beyce bulsun

Dediler ki,bir göç oldu,dağlarca sustum durdum
Bir çift kızıl karanfili bağrıma bastım durdum
Kuş kaçırmaz kementleri boynuma astım,durdum
Ağ yeleli bir at ile göğe çattı Elçibey
Türkler için gök Tanrı’ya elçi gitti Elçibey
Beyim gider,kırk atlıdır
Atlar altın kanatlıdır
Heybesinde gözyaşı var
Beyimin yükü kutludur

Dedim beyim,aman beyim,yüreği koca beyim
Başı dağlar gibi kırçıl,dağlardan yüce beyim
Dün,aşikar;yarın,mechul;ya bu hal nice beyim?
Bir tek Tanrı bilir dedi,yolu tuttu Elçibey
Türkler için Tanrı’mıza elçi gitti Elçibey
Beyim dağlardan geçecek
Kutlu sulardan içecek
Açlar ekmek dilenende
Kandan bir sofra açacak

O,Tanrı’ya balaların derdini anlatacak
Kırkbir parçaya bölünen yurdunu anlatacak
Şu dünyanın namerdini,merdini anlatacak
Ölümlerle ölmeyecek bir yiğitti Elçibey
Türklük için gök Tanrı’ya elçi gitti Elçibey
Bir ak uçmak,kara haber
Kırk Bakü’yü altüst eder
Yas mı tutsam,toy mu etsem
Bey,Tanrı’ya elçi gider

Kapkaranlık bir gecede üç parça ay doğanda
Göğün bütün yıldızları yeryüzüne ağanda
Bütün acun darlanarak bir yüreğe sığanda
Bir susuşla obalara veda etti Elçibey
Türklük için gök Tanrı’ya elçi gitti Elçibey
Beyimin başında börkü
Dilinde Türkçe bir türkü
Erkeklerin ürkeklerden
Veda vakti çıkar farkı

Bir millet ki,sevenini nazdan bıktırır oldu
Bir millet ki,sevenini yere baktırır oldu
Ve bir millet,aşığını dara çektirir oldu
Sevdiğini ne terketti,ne unuttu Elçibey
Türkler için gök Tanrı’ya elçi gitti Elçibey
Beyimin hançeri gümüş
Ne kın görmüş,ne gün görmüş
Şimdi hançeri belinde
Namluya ömrünü sürmüş

Şehit yurdu,benim yurdum,ben de Karabağlı’yam
Kaderini kanla yazan bir milletin oğluyam
Lakin,neçe şehit verem,neçe kara bağlıyam?
Bir fermana ömrü üzre imza attı Elçibey
Türklük için gök Tanrı’ya elçi gitti Elçibey
Bu vedayı kanla yazın
Telini kırın kopuzun
Karabağ’dan gül derleyin
Beyimin yolu çok uzun

Sual ettim,beyim dedim,kavaktan da yay olur mu?
Bu devran ne yaman devran,çingeneden bey olur mu?
Bu devrana uyanların,soyu asil soy olur mu?
Ne,devir bu devir dedi,ne sabretti Elçibey
Türklük için Tanrımıza elçi gitti Elçibey
Atının nalları çelik
Yeleleri belik-belik
Yorulanda,yağmur yağar
Göğün kırkbir yeri delik

Bu ateş de yüzbin çerağ yakmazsa yazık bize
Bir el burca tek bayrağı çekmezse yazık bize
Bu milletten bir tek Hakan çıkmazsa yazık bize
Türk’ün ömrü bir gün değil,doğdu,battı Elçibey
Türkler için gök Tanrı’ya elçi gitti Elçibey
Beyim,halımızı söyle
İki yolumuzu söyle
Bir el atsak,bin umutla
Düşen dalımızı söyle
Şu bozulan töremizi
Ve de ilimizi söyle
Yatak odamıza giren
Dünkü kulumuzu söyle
Yirmisinde saçlarını
Yolan dulumuzu söyle
Örselenmiş kanadımız
Kırık kolumuzu söyle
Bir çözülmez zincir ile
Bağlı dilimizi söyle

ŞEHZADE İLE ARKADAŞLARI BABI

Hükümdar Debşelim, filozof Beydebâ’ya dedi ki:

— Bu hikâyeyi dinledim. Dedikleri gibi kişi iyiyi ancak aklı, basireti ve tedbiri sayesinde elde ediyorsa ulu makamlara gelen körkütük câhil ile belâya uğrayan akıllı ve bilgili kişinin hâli nicedir?

Beydebâ cevap verdi:

— İnsan nasıl gözüyle görür, kulağı ile işitirse aynı şekilde soğukkanlılık, akıl ve tedbir ile yürür. Lâkin kaza ve kader bâzan üstün gelir. Buna misal şehzade ile arkadaşlarının hikâyesidir.

Hükümdar:

— Bu nasıl olmuş?

Filozof:

— Anlatırlar ki; dört kişi arkadaş oldular bir yolda: biri şehzade, ikincisi tacir oğlu, üçüncüsü yakışıklı bir asilzade dördüncüsü bir çiftçi oğluydu. Hepsi de ihtiyaç halindeydiler, gurbet elin sıkıntısı bunları sarmış, büyük zarara uğramışlar, elbiselerinden başka bir şey kalmamıştı üzerlerinde…

Yolda yürürken durumlarım düşünüyorlardı. Herkes kendi bildiğince düşünüyor, kendi karakterine uygun bir çözüm sunuyordu. Şehzade dedi ki:

— Dünyanın her işi kaza ve kader iledir. İnsana ne takdir edilmişse o gelir başına kaza ve kadere sabretmek ve neticeyi beklemek en hayırlısıdır.

Tacir oğlu:

— Akıl her şeyden üstündür!

Asilzade:

— Güzellik, söylenen şeylerden de üstündür.

Çiftçi oğlu:

— Bir işte çalışmaktan daha üstün bir şey yoktur dünyada!

Neyse, bu dört arkadaş Mıtrûn kentine yaklaşınca bir kenara oturup istişare ettiler ve çiftçinin oğluna:

— Haydi git, çalış da bu günümüzün rızkını getir yanımıza! dediler.

Çiftçi oğlu kalkıp gitti; bir araştırma yaptı, tek başına dört kişinin yiyeceğini sağlayacağı bir iş var mı diye. Herkes ona “bu şehirde en kıymetli iş odunculuktur!” dedi. Odun şehirden üç mil ötedeydi. Çiftçi oğlu gitti bir yük odun yaptı, şehre getirip sattı bir dirheme; onunla yiyecek satınaldı ve şehrin kapısına şöyle yazdı: “insanın bir gün boyunca durmadan çalışması bir dirhem ediyor!” sonra aldığı yiyecekleri arkadaşlarına götürdü, beraberce yediler.

Ertesi gün dediler ki:

— Bu gün “güzellikten daha değerli bir şey yok” diyen devralsın nöbeti!

Asilzade şehre doğru yola çıktı, kendi kendine şöyle düşünüyordu:

“Ben hiç bir şeyi beceremem! Bilmiyorum niye gireceğim bu şehre?” Ama arkadaşlarının yanına yiyeceksiz dönmekten utandı, onlardan ayrılmasına üzüldü. Epey bir yürüdükten sonra durdu, sırtını bir ağaca dayayıp uyuya kaldı.

Şehrin ayan tabakasından birinin hanımı ona rastladı, yakışıklılığına hayran kaldı. Cariyesini salarak onu yanına getirmesini emretti. Câriye delikanlının yanına vardı, hanımına gelmesi için kendisini takip etmesini söyledi ona. Delikanlı tüm gününü bu zengin hâtûnun yanında neşeli bir şekilde geçirdi.

Akşamleyin kadın ona beşyüz dirhem verdi! Asilzade oradan çıktı, şehrin kapısına: “Burada güzelim bir gün, beş yüz dirhem ediyor” diye yazdı. Paralan arkadaşlarına getirdi.

Üçüncü gün şehre tacir oğlunu saldılar:

— Haydi sen de iddia ettiğin gibi aklınla ve ticâretinle günümüz için bir şeyler ara! Tâciroğlu çıktı: yürüdü, yürüdü nihayet rıhtımda içi mallarla dolu bir ticâret gemisi gördü. O sırada bir grup tacir mallan satın almak amacıyla gemiye çıkmış istişare ediyorlardı bir köşede. Birbirlerine dediler ki:

— Bugün dönelim, hiç bir şey almayalım! İyice değeri düşsün bu malların! Böylece ucuza satarlar. Gerçi mutlaka alacağız, ihtiyacımız var bu mallara ama elbirliğiyle ucuzlaştırsak iyi kâr ederiz! Uzaktan bunu işiten tâciroğlu yolunu değiştirdi, geminin sahiplerine geldi. Gemideki tüm mallan veresiye olarak yüz altına satın aldı! Sonra malı başka bir kente taşıyacak bir tâcirmiş gibi gösterdi kendini.

Öteki tacirler bu haberi alınca, malın ellerinden gitmesinden korktular, onun satın aldığı malı bin dirhem kâr bırakarak ondan satın aldılar! (100 altın bir dirhem ödediler).

Bizim tacir oğlu gemi sahiplerine parayı ödedi, öteki tacirleri gemi sahiplerine havale etti, eldeki kân alıp arkadaşlarına döndü ve kent kapısına şöyle yazdı.

“Bir günün aklî bedeli, bin dirhemdir.”

Dördüncü gün şehzadeye dediler ki:

— Haydi koş, kaza ve kaderinle çalış bize! Şehzade yürüyerek kent kapısına vardı. Orada bir peykeye oturdu. O bölgenin hükümdarı ölmüş, geriye ne çocuk ne de akraba bırakmıştı. Hükümdarın cenazesinde herkes bizimkinin önünden geçti. Bunca kederli insan arasında onun sükûneti herkesi şaşırtmıştı. Kapıcı onu azarladı:

— Sen kimsin alçak herif? Bakıyorum hükümdarımızın ölümüne üzülmüyorsun, burada öylece duruyorsun?

Bu laflardan sonra kapıdan kovdu onu. Kalabalık gidince şehzade tekrar geldi ve aynı yere oturdu. Cemaat hükümdarı defnedip dönünce kapıcı onu yine gördü, öfkeyle bağırdı:

— Bak, bak… Ben sana buraya oturmanı yasaklamadım mı?

Onu kıskıvrak yakalayan kapıcı durmadı, hapse attı! Ertesi gün kent halkı kimi başa geçireceklerini konuşmak üzere toplandılar. Ama her biri tahta göz diktiği için anlaşamadılar. O zaman kapıdaki görevli dedi ki:

— Dün bizim kederimize katılmayan birini gördüm! Şu kapının yanında oturan o delikanlıya ne söylediysem cevap vermedi. Ben de kapıdan kovdum. Döndüğümde o yine orada oturuyordu. Onu casus sandığım için zindana attım.

Kentin ileri gelenleri adam saldılar, şehzadeyi getirdiler; niye şehre geldiğini sordular. O da anlattı:

— Ben Fevîran hükümdarının oğluyum. Babam ölünce kardeşim üstün çıktı bana… Ben de canımı kurtarmak için kaçtım. Nihayet bu ormana geldim. Delikanlı kendisiyle ilgili şeyleri anlatırken kalabalık arasından evvelce onun babasının ülkesine gidip gelenler tanımaya başladılar onu, babasının iyiliklerini anlatarak övdüler ve ayan takımı bu delikanlıyı hükümdar yaptı kente!

Memleket halkının bir âdeti vardı. Başlarına geçen hükümdarı beyaz bir file bindirip kent etrafında dolaştırırlardı. Ona da bunu yaptılar. Delikanlı kent kapısına geldikte şöyle yazdırdı:

“Çalışmak, güzellik ve akıl… Dünyada hayır ve şer olsun, insanın başına ne gelirse ancak ve ancak Allah’ın izni, kaderi ve kazası iledir. Bu hakikat Hak Teâlâ’nın bana yaptığı ihsanda da açıkça görülmüştür.”

Böylece yeni hükümdar, divânına gitti; tahtına kuruldu; eski arkadaşlarına adam gönderdi. Hepsine görev verdi: akıllı tacir oğlunu vezir yaptı, rençber oğluna toprak verdi, yakışıklı asilzadeye de epey mal verdikten sonra oradaki kadınların kalbini çalmasın diye sürgüne gönderdi! Sonra ülkesinin akıllı adamlarını topladı ve bir nutuk çekti:

— Benim dostlarım, Hak Teâlâ’nın, kendilerine lütfettiği kazancın ve hayrın ancak bir kaza ve kader ile gerçekleştiğini kesin olarak anladılar. Sizin de bunu bilmenizi ve inanmanızı istiyorum: Rabbimin bana bahşettiği her şey kader iledir. Ne güzellik ne akıl, ne de çalışmakla oldu bunlar. Kardeşim beni kovduğu zaman böyle bir tahta oturmak bir yana doğru dürüst hayâtımı kazanacağımdan dahi emin değildim!

Hele burada olmak hiç aklıma gelmedi. Çünkü bu ülkede benden daha güzel, daha yakışıklı, daha akıllı, daha çalışkan kimseler gördüm. Rabbimin evvelce verdiği kaza (hüküm) beni şevketti yücelik yoluna, kaderim sayesinde. O toplantıda yaşlı bir adam da vardı. Ayağa kalkıp dedi ki:

— Sen aklın ve hikmetin gerektirdiği sözü söylüyorsun! Seni buraya getiren aklının kemâli ve samimiyetidir. Hakkında zannettiğimiz hususlar hakikat oldu, sana bağladığımız ümitleri boşa çıkarmadın. Anlattığına inandık ve sana güvendik. Allah’ın verdiği akıl ve ileri görüşlülük sayesinde hükümdarlığa layık oldun. Dünya ve âhirette en bahtiyar kişi, Hak Teâlâ’nın akıl ve basiret ihsan ettiği kişidir. Hükümdarımız vefat edince Rabbimiz bize büyük bir lûtufta bulunarak seni çıkardı karşımıza! Sonra bir gezgin ihtiyar kalktı, Allah’a hamdetti ve dedi ki:

— Ben seyehatlarıma başlamadan önce eşraf takımından birine hizmetçi idim. Dünyayı terketme, zühde yönelme meyli doğdu bende ve o adamdan ayrıldım. O bana ücret olarak iki altın vermişti. Birini fakire vermek, diğerini kendime ayırmak istedim. Böylece çarşıya indim. Avcılardan biri çıktı karşıma. Elinde bir çift tavus kuşu vardı. Onunla pazarlığa oturdum. İki altından aşağı inmedi. Bir altına satması için uğraştımsa da kabul etmedi.

Kendi kendime:

“Birini alıp diğerini bıraksam…” diye düşündüm ama sonra ekledim: “Belki de o iki kuş bir çifttirler, erkek dişi… Onları ayırmış olurum, yazık!” Onlara acıdım, Allah’a tevekkül ettim ve iki altına satın aldım ikisini de. Sonra düşündüm: “Bunları bir yerleşim bölgesine salarsam bu açlık ve zafiyetle uçamazlar, mutlaka avlanırlar.” Başlarına geleceklerden endişe ettiğim için insanlardan ve binalardan uzak, otu ve ağacı bol bir yere götürdüm kuşları; orada salıverdim. Uçtular ve meyveli bir ağacın üzerine kondular. Ağacın tepesine yerleşince bana teşekkür ettiler, biri diğerine diyordu ki:

— Şu seyyah bizi belâdan kurtardı, ölümden döndük… Bize yakışan onu mükâfaatlandırmaktır. Bu ağacın dibinde altın dolu bir çömlek var. Onu gösterelim de alsın değil mi?

Ben aşağıdan seslendim:

— Siz tuzağı görmediniz ve yakalandınız! Böyle bir haldeyken kimsenin görmediği, gözlerden ırak bir hazîneyi nasıl göstereceksiniz?

Kuşlar cevap verdi:

— İlâhî kaza vuku bulunca gözler başka yere çevrilir ve perdelenir. Evet kaza bizi perdeledi tuzak esnasında. Ama sen faydalanasın diye de bu hazîneyi göstermişti evvelce bize… Ben durmadım kazdım, altın dolu çömleği çıkardım. Kuşların sıhhati, selâmeti için dua ettim ve şöyle dedim onlara:

— Allah’a hamd olsun ki siz havada uçuyorken yerdekini gösterdi size ve bana haber verdiniz bu hazînenin yerini!

Kuşlar dediler ki:

— Ey akıllı adam! Kaderin her şeye hakim olduğunu ve kimsenin onu asla aşamayacağını bilmez misin?

(İhtiyar hikâyesini şöyle toparladı):

İşte böyle sultanım… Size gördüğümü haber verdim. Eğer zât-ı âlîleri emrederlerse o serveti oradan çıkarır ve hazînelerine katarım.

Hükümdar cevap verdi.

— O senindir, hayrını gör!

DAR VAKİT

yağmur da yağmıyor buralara
sensizliğin acısı içime
bir mayıs gibi düşüyor, şiirden içeri
kopan her yaprakta kalıyor elimde umudum
ve bir takvimde, tükeniyor ömür dediğim…
yazdığım her şiir zindanı oluyor oysa…
ve kendi zindanımda mahkum oluyorum
kendi ömrüme gardiyan…
ve hiç bir şey
seni unutturamıyor bana

bu çaresizlik
bir demir parmaklık gibi
örüyor dört bir yanımı
bir yanım güvercin kanadında
maviye tutsak
bir yanım baykuşa muştu…
bir türküdür yar dudağında sevda
uykusuz bir düştür göğsünde şafak…

tükeniyor mevsim
gül tenine hasret…
yılgın bir beklemek düşüyor bahtıma ,
yastık altı resimlerde
solgun bir yüz oluyorsun…
tutunup kirpiğimin ucuna
damla damla dökülüyorsun…

bahara dair ne varsa
seninle gitti bu şehirden
ve şimdi yağmur da yağmıyor buralara
hangi bulut getirir seni bana
hangi bahar gözlerine benzer artık
ve içimdeki bu acı
ne vakit diner söyle hadi…
vakit dar
son bir kez görseydim bari..

DAR VAKİT

yağmur da yağmıyor buralara
solgun bir zamandır
sensizliğin acısı içimde
bir mayıs düşüyor şiirden içeri
ve hiç bir şey
seni unutturamıyor bana

bahara dair ne varsa
seninle gitti bu şehirden
ve şimdi yağmur da yağmıyor buralara
hangi bulut getirir seni bana
hangi bahar gözlerine benzer artık
ve içimdeki bu acı
ne vakit diner söyle hadi…
….
vakit dar
son bir kez görseydim bari..

FATİH ŞAHİN IŞIK
ŞAHBEYİT

Etiket Bulutu