FATİH ŞAHİN'LE PERİLİ ŞİİRLER

Posts tagged ‘Bey’

YAPRAK DÖKÜMÜ – REŞAT NURİ GÜNTEKİN İNCELEME

YAPRAK DÖKÜMÜ – REŞAT NURİ GÜNTEKİN
İNCELEYEN: BÜLENT SAKÇA

K o n u

Reşat Nuri Güntekin “Yaprak Dökümü” adlı romanında, dar gelirli bir memur ailesinin, değişen sosyo-ekonomik şartlar içerisinde ahlâkî yönden çöküşünü, parçalanıp dağılışını başarıyla sergiler.

Emekli bir memur olan Ali Rıza Bey ile çocukları arasında tam anlamıyla bir çatışma söz konusudur. Eski gelenek ve ahlâk anlayışına bağlı, inançlı, namuslu ve dürüst bir insan olan Ali Rıza Bey ile Batılı tarzdaki moda, giyim-kuşam, eğlence, müzik ve dans düşkünü, ahlâkî yönden zayıf, saygısız çocukları arasında yaşanan kuşak çatışması gözler önüne serilir.
Yazara göre çocuklarının mutlu olmasını isteyen bir baba, çocuklarına iyi bir isimle birlikte bir miktar da para bırakmalıdır. Sadece temiz bir isim karın doyurmaz. Reşat Nuri, okuyucuya vermek istediği mesajı, romanın ilk sayfalarında şu şekilde dile getirir: “Bir babanın çocuklarına bırakacağı en kıymetli miras temiz bir isimdir… Temiz bir isim, bir miktar dünyalıkla beraber olursa âlâ; fakat züğürt evlatlarda ancak bir, nihayet iki göbek dayanabilir.” (s.8) “Babasınız, çocuklarınız var, paranız yok değil mi? Evlatlarınız âhir ömrünüzde size bir feci yaprak dökümü manzarası seyrettirmekten gayri saadet vermezler.” (s.11)

Romanda dikkati çeken en belirgin tema, aynı zamanda eserin de adı olan “yaprak dökümü”dür. Ali Rıza Bey, zengin bir baba olmadığı için çocuklarının tıpkı bir ağacın yaprakları gibi birer birer dökülmesine seyirci kalır. Oğlu Şevket, evli bir kadınla ilişki yaşar. Bu ilişki anlaşılıp kadın, kocası tarafından terk edilince Şevket bu kadınla evlenmek zorunda kalır. Evin masraflarını karşılamakta zorlanan Şevket, çalıştığı bankadan gizlice para alır. Durum fark edilince bir buçuk yıl hapse mahkûm edilir. Büyük kızı Fikret, kardeşleriyle iyi geçinemez, yaşadığı cehennem hayatından kurtulmak için elli yaşında, karısını bir süre önce kaybetmiş, üç çocuklu bir adamla evlenir ve Adapazarı’na gider. Ali Rıza Bey’in dördüncü çocuğu olan Necla, önce ablasıyla nişanlanan, fakat sırf eski arkadaşlarıyla yolda karşılaşıp konuştuğu için ablasına hakaret edip onu terk eden, küstah, ahlâksız bir adamla evlenir. Necla, çok zengin olduğunu düşündüğü bu adamla içinde yaşadığı yoksulluktan kurtulmak, lüks ve rahat bir şekilde yaşama hayaliyle evlenir, Suriye’ye gider. Fakat ablasına karşı yaptığı bu ahlâksızlığın, yüzsüzlüğün, çirkin davranışın bedelini çok ağır öder. Evlendiği adam, yarım düzineden fazla çocuğa sahiptir. Üçüncü karısını dokuz ay önce kaybetmiş, tavuk kümesi gibi bir evde kıt kanaat yaşamaktadır. Ali Rıza Bey’in üçüncü çocuğu olan Leyla ise, evli ve çocuk sahibi bir avukatla metres hayatı yaşar. Ali Rıza Bey, bu çirkin olayı duyunca Leyla’yı evden kovar. Reşat Nuri, fakir bir babanın çocuklarının ahlâkî yönden çözülüşünü, adım adım mutsuzluğa sürüklenişini –Şevket’in evli bir kadınla ilişki yaşaması, hırsızlık yapıp hapse girmesi, Fikret’in elli yaşında bir adamla evlenmesi, Necla’nın ablasına karşı yaptığı çirkin davranış, Leyla’nın evli bir adamla metres hayatı yaşaması– anlatmıştır.
Romanda, kuvvetle hissedilen temalardan biri “yozlaşma”dır. Ali Rıza Bey’in çalıştığı Altın Yaprak Anonim Şirketi’nin genel müdürü Muzaffer Bey, şirkette daktilograf olarak çalışan Leman’la gayrımeşru bir ilişki yaşar. Leman hamile kalır. Fakat Muzaffer Bey evlenmeye yanaşmaz. Leman’a baskı yaparak çocuğu aldırtır. Ahlâkî değerlere son derece bağlı ve inançlı bir insan olan Ali Rıza Bey bu olaydan sonra istifa eder.
Şevket, evli bir kadınla ilişki yaşar. Çalıştığı bankadan gizlice para alır, bu yüzden de hapse atılır.Necla sırf zengin olma ve rahat yaşama hırsı yüzünden ablasının nişanlısıyla evlenmeye tenezzül eder. Leyla, evli ve çocuk sahibi bir avukata metreslik yapar. Yazar, toplumdaki ahlâkî çürümeyi yansıtmak istemiştir.

Romanda “Batılı yaşam tarzı, moda, eğlence, müzik, dans düşkünlüğü” gibi temalar da dikkati çeker. Leyla, Necla ve yengeleri Ferhunde, tam anlamıyla moda düşkünüdürler. Evdeki yoksulluğa, parasızlığa aldırış etmeyip yemekli, müzikli, danslı eğlenceler düzenlerler.

“Gramofon bütün gece çalar, çılgın kahkahalar, çığlık çığlığa boğuşmalar içinde durmadan dans edilir, temelinden sarsılıyor gibi olan evin harap tavanlarından tozlar yağardı…

Çok kere oturduğu yerde, sönen mumun önünde uyuyup kalan Ali Rıza Bey, ilk sabah ışıkları içinde gözlerini açtığı vakit, evi hâlâ bu gürültüler içinde sarsılıyor bulurdu.

Ailenin misafirliğe gittiği gecelere gelince, o vakit de yine bitip tükenmez hazırlıklar sebebiyle akşam yemeklerine vakit kalmazdı. Kızlar, yengeleriyle beraber saatlerce sökük dikerler, bozulmuş elbise parçalarından uydurma süsler hazırlar, ayna karşısında kantocu kızlar gibi boyanırlardı.” (s.67)

Ahlâkî değerlere bağlı bir insan olan Ali Rıza Bey, bu eğlencelere karşı çıkar, sinirinden köpürür. Şevket, “Baba, hayat değişmiş…Emin ol ki bu eğlencelerde zannettiğin kadar korkulacak bir şey yok… Şimdi bütün dünya böyle. Ne yapalım? Asrın icabatına uymaya mecburuz. Sen başka bir zamanın adamı olduğun için bunların ne kadar tabiî ve zarurî olduğunu görmüyorsun.” (s.68) diyerek babasını sakinleştirmeye çalışır. Zamanla Ali Rıza Bey bu tip eğlencelere alışır, eskisi gibi sinirlenmez.
“Eskiden kızlarının yabancı erkeklerin kucağında dans ettiğini, onlarla ağız ağza konuşup gülüştüğünü, tenha yerlerde kol kola gezdiğini gördükçe hırsından kendi kendini yerdi.

Şimdi bu acıyı ve utancı eskisi kadar duymuyor, kızlarının şu sayede belki iyi birer koca avlayacağını ümit ederek, bütün yolsuzluklara göz yumuyordu.

Necla ile Leyla’nın etrafında zaman zaman yeni çehreler peyda oluyordu. Bunların bazıları terbiyeli, kibar insanlardı.” (s.79)

“Ali Rıza Bey’e, ilk zamanlarda bir idare meclisi odasına giren büyük bir memur ağırlığıyla sosyeteye girdiği vakit ortalık birdenbire durulurdu. O varken kadınlar fazla hoppalık edemezlerdi. Fakat şimdi herkesle yüz göz olmuştu. Kimse ondan çekinmeye lüzum görmüyordu. Evvelce ona ‘Beyefendi Hazretleri’ diye hitap edenler, şimdi yanında açık saçık hikâyeler söylemekten çekinmiyorlardı. Bazı fazla yüzsüz kadınların ‘Beyefendi, ille sizinle dans edelim.’ diye üstüne hücum ettikleri, ihtiyar adamı üzüp tartakladıkları bile oluyordu.” (…)
“Görünüşte delicesine eğleniliyor, bir gürültü, bir kıyamet gidiyordu.
Bir yanda evin sakat döşemelerini çökertircesine dans edilirken, öbür tarafta salon oyunları oynanıyor, saçlı sakallı adamlar sandalyelere tüneyerek horoz gibi kanat çırpıp ötüyorlar yahut yerlerde dört ayak üstü yürüyerek çifte atıyorlar, el şakırtıları, kahkahalar arasında eşek taklidi yapıyorlar, avaz avaz anırıyorlardı. Fakat Ali Rıza Bey, bu alabildiğine eğlenmek ve delilik etmekten başka bir şey istemiyor gibi görünen insanlar arasında türlü türlü entrikalar ve facialar yakalamakta gecikmezdi. Gizli gizli yahut yüzsüz bir açıklıkla sevişenler, birbirini aldatanlar, kıskananlar, baştan çıkarmaya çalışanlar…” (s.80)
Romanda “yaşlılık, emeklilik, kahvehane kültürü” gibi temalar da göze çarpar. Ali Rıza Bey, altmışını geçmiş yaşlı bir adamdır. Şirketten istifa edip de emekli maaşıyla yetinmeye başlayınca evdeki otoritesini günden güne kaybeder.

“Dönerken eskiliği görünmeyen araba tekerlekleri gibi onun da işlerden görünmeyen ihtiyarlığı, birdenbire durunca bütün haraplığı ile meydana çıktı. İki yanında boş yere sallanan kollarının ağırlığı omuzlarını çökertmeye, sırtını kamburlaştırmaya başladı.

Kılığı kıyafeti bozuldu. Pantolonunun diz kapakları, kollarının dirsekleri sarktı. Halbuki eskiden ne kadar güzel ve temiz giyinen bir adamdı. Üstündeki tozlar artık süprülmekle gitmiyor, elbiselerine işlemeye başlıyordu.” (s.40)

Ali Rıza Bey emekli olmadan önce, kahvehaneleri miskin insanların yuvası olarak görürken, emekli olduktan sonra bu düşüncesi değişir. Kahvehaneler, “işsizlikten ve aile dirliksizliğinden doğan ıstıraplara karşı sığınılacak tek köşedir.” (s.42) Aldıkları üç kuruş emekli aylığıyla geçim sıkıntısı çeken, evinde rahatı olmayan emekliler için kahvehaneler teselli yuvalarıdır.

Reşat Nuri, neredeyse romanın başından sonuna kadar, okuyucuya “yoksulluk, geçim sıkıntısı”gibi temaları kuvvetle hissettirir. Ali Rıza Bey’in emekli maaşı evin masraflarını karşılamaz. Aile öyle sıkıntılı günler geçirir ki, evde yiyecek yemek, giyecek elbise, yakacak odun bulamazlar. Çok soğuk kış günlerinde Ali Rıza Bey, evde yakacak odun kalmayınca bahçedeki ağaçları keser.

“Bereket versin, Hayriye Hanım’ın o tutumlu ev kadınlığına… Kadıncağız sandık diplerinde, dolap köşelerinde kalmış ne kadar palto ve hırka eskisi, minder ve karyola altları beslemek için kullanılmış ne kadar çul çaput varsa hepsini ortaya döktü. Çocukları, onları âdeta ganimet eşyası gibi kapıştılar.

Hayriye Hanım, soğuğa hiç yüzü olmayan cılız Ayşe’ye eski bir kerevet dokumasından hırka dikti; yatağından çıkardığı pamukları, baklava baklava kapladı.

Necla, güve yediğinden kalbura dönmüş bir çuha masa örtüsünden kendine pelerin yaptı. Kenarına renkli yünden çiçekler ördü.
Bu acayip kıyafetlerde ev ‘Pembe Kız’ piyesini oynamaya hazırlanmış tuluat kumpanyasına döndü.

Bu zavallı eski evde, o hastalıklı vücutlar gibi dışarıdaki havanın değişmelerine göre her gün bir başka illet patlak veriyordu.
Yağmur yağdığı yahut karlar erimeye başladığı zaman damlar akıyor, rüzgâr esince sıvalar dökülüyor, evin dört tarafındaki deliklerde, pencere kenarlarında, kapı aralıklarında türlü ıslıklar, düdükler çalınıyordu.
Böyle olmakla beraber çocuklar, sefalete iyice alışmışlardı. Bu feci yoksulluktan fazla müteessir görünmüyorlar, hatta bazen evin hâli ve kendi kıyafetleriyle pişkin pişkin eğleniyorlardı. Ali Rıza Bey’in her zaman tekrar ettiği gibi zavallılar hissiz, haysiyetsiz, çingene gibi mahlûklar olmuşlardı…” (…)

“Bu testere, bu fasılasız ve amansız kara kışta Ali Rıza Bey’in en büyük yardımcısı olmuştu. Pek soğuk günlerde sarıp sarmalanarak dışarıya çıkar, bahçedeki ağaçları keserek odun yapardı. Ne yapsın? İnsanın malına hükmü geçerdi. Varsın yaz geldiği zaman o, bahçesinde gölge verecek ağaç bulamasın.” (s.87-88)

Romandaki kahramanları gözümüzde şöyle bir canlandırdığımızda bunlardan hiçbirinin arzularına kavuşamadığını, hayallerinin gerçekleşmediğini, mutluluğu yakalayamadığını görürüz. Bu nedenle “hayal kırıklığı, mutsuzluk”temaları da önemlidir. Ali Rıza Bey, çocuklarının en iyi şekilde yetişmesini, ahlâklı, terbiyeli, saygılı olmalarını ister, fakat tam anlamıyla hayal kırıklığına uğrar. Şevket, iyi bir mimar olup para ve şöhret kazanmak ister, fakat karısının savurganlığı nedeniyle bankadan gizlice para alır, durum anlaşılınca da hapse girer. Hapisteyken karısı kendisini terk eder. Fikret, yaşlı ve çocuklu bir adamla evlenir. Necla, iki karısı ve yarım düzineden fazla çocuğu olan bir adamla evlenir. Zengin olmak ve lüks içinde yaşamak için bu adamla evlenip Suriye’ye gelmiş, ama umduğunu bulamamıştır. Leyla, evli ve çocuklu bir avukatla ilişki yaşar. Avukat, Leyla’yı sever, ona nikâh kıymak ister, ama karısından bir türlü boşanamaz.

K i ş i l e r

Ali Rıza Bey: Romanın baş kahramanıdır. Hayriye Hanım’ın kocasıdır. Bir oğlu (Şevket) ve dört kızı (Fikret, Leyla, Necla, Ayşe) vardır. Romanın başlarında altmış yaşlarında olan Ali Rıza Bey, romanın sonunda altmış beş yaşındadır. İnançlarına son derece bağlı, hak-hukuk konusunda çok titiz, dürüst, namuslu, çalışkan bir adamdır.

“Titiz denecek kadar temiz, gülünç denecek kadar nazik ve mahcup bir adamdı. Hak yemek, kanuna aykırı bir şey yapmak, kalp kırmak korkusuyla bir türlü iş göremezdi.

İsterdi ki elinden çıkacak iş, sadece kanuna değil, teamüle, insanlık ve nezaket kaidelerine de uygun, yani dört başı mamur olsun…
Ondan bahsedenler: ‘İyi adam…Peygamber gibi adam…Elini öp…Dua ettir…’ ” (s.13)

Ali Rıza Bey, beş yıldır çalıştığı “Altın Yaprak Anonim Şirketi”nden tatsız bir olay yüzünden ayrılır. Ali Rıza Bey, eski bir tanıdığının kızı olan Leman’ı çalıştığı şirkete daktilograf olarak alınmasını sağlamıştır. Leman, bir süre önce babasını kaybetmiş, annesiyle birlikte sıkıntı içinde yaşamaktadır. Bu nedenle Ali Rıza Bey, bu genç kıza acımış ve onun işe alınmasında aracı olmuştur. Leman, şirketin genel müdürü olan Muzaffer Bey’le ilişki yaşar, hamile kalır. Fakat Muzaffer Bey, evlenmeye yanaşmaz. Leman’a baskı yapar ve çocuğu aldırtır. Ali Rıza Bey bu meseleyi çözüme kavuşturmak amacıyla Muzaffer Bey’le konuşur, fakat bir sonuç alamaz. Bunun üzerine Ali Rıza Bey, kendi eliyle yerleştirdiği bir kızın bu şekilde namusunun kirletilmesini hazmedemez ve istifa eder.
Ali Rıza Bey’in istifa ettiği gün, oğlu Şevket bir bankada işe girer. Ali Rıza Bey’in aldığı az bir emekli maaşıyla geçinmek zorunda kalırlar. Evin geçimi Şevket’in omuzlarına biner. Emekli olduktan sonra evdeki otoritesini kaybeden Ali Rıza Bey, evde yaşanan olaylara müdahale edemez, seyirci kalır. Çok sıkıntılı günler geçirir.

Ali Rıza Bey, çocuklarının âdeta bir ağacın yaprakları gibi dökülmesini, şiddetli rüzgârların tesiriyle savrulup gitmesini önleyemez. Fikret, elli yaşlarında, karısını bir yıl önce kaybetmiş ve üç çocuk sahibi bir adamla evlenir. Böylece ağacın yapraklarından biri dökülür. Ardından Şevket, çalıştığı bankadan yüklüce bir miktar parayı gizlice alır, fakat yerine koyamaz. Durum fark edilince tutuklanır ve bir buçuk yıl hapse mahkum edilir. Böylece ağacın yapraklarından biri daha dökülür. Sonra Necla, zengin olma ve lüks bir yaşam sürme hayaliyle Abdülvehhap Bey’le evlenir, Suriye’ye gider. Necla gördükleri karşısında hayal kırıklığına uğrar.

“Necla, Beyrut’ta hayalindeki sarayın yanında bir tavuk kümesi gibi kalan küçük bir eve indi.

Mermer merdivenlere dizilmiş sinema uşakları yerine bir entarili kayınbaba ile iki ortak ve bir alay çocuk tarafından karşılandı.
Üçüncü ortak dokuz ay evvel ölmüştü. Necla bu kadının yerine geldiği için ondan kalan iki çocuğa analık etmek vazifesi de tabiî ona düşüyordu.
Genç kadın Nasrettin Hoca’nın ağacı gibi, görüp göreceği nimetin İstanbul’dan alınmış bir iki parça eşyadan ibaret kalacağını anlayınca biraz hırçınlık etmek istemişti. Fakat daha ilk kavgada entarili kayınbabanın boru gibi bir sesle üstüne hücum ettiğini görünce fena hâlde korkmuş, bir daha ağzını açmaya cesaret edememişti.” (s.116-117)
Necla’nın evden ayrılmasıyla ağacın yapraklarından biri daha kopar. Son olarak Ali Rıza Bey, bir gün kahvede otururken bir arkadaşından, Leyla’nın evli ve çocuk sahibi bir avukata metreslik yaptığını öğrenir. Bu ahlaksızlığa tahammül edemeyen Ali Rıza Bey, hemen o gün Leyla’yı evden kovar. Leyla, sevgilisinin kiraladığı küçük bir apartman dairesine yerleşir. Avukat, Leyla’ya düzenli olarak para verir, karısından kaçabildiği gecelerde Leyla’nın yanına gelir. Böylece ağacın dördüncü yaprağı da dökülür.

Hayriye Hanım: Ali Rıza Bey’in karısıdır. Kocası ile çocukları arasında bir köprü vazifesi görür. Ali Rıza Bey’in istifa etmesini doğru bulmaz. Hayriye Hanım, bu olay yüzünden uzunca bir süre kocasıyla küs kalır. İstifasını haklı gören ve “Namusu kurtardık!” (s.33) diyerek kendisini savunan kocasına “Ben senin yerinde olsam, çocukların hatırı için buna göz yumardım.” (s.33) “Evet, Ali Rıza Bey! Sen ne dersen de. Onların hatırı için ben, her şeye katlanırım. Çünkü ekmeksiz kalırsak onların namusu tehlikeye girer. (s.34) “Yokluk yüzünden evlatların birer birer dökülmeye başlarsa iki elim, on parmağım yakandadır. Ölüp gitsen bile seni mezarında rahat bırkmam.” (s.35) diyerek tepkisini ortaya koyar.
Ali Rıza Bey, oğlu Şevket’in evli bir kadınla evlenmesine karşı çıkar. Hayriye Hanım oğlunun üzülmesine dayanamaz, türlü oyunlarla kocasını ikna etmeyi başarır. Evde yapılan yemekli, müzikli, danslı toplantılar. Ali Rıza Bey’i çileden çıkarır. Öfkesinden köpüren kocasını yatıştırmak yine Hayriye Hanım’a düşer. “Ali Rıza Bey, çıldırıyor musun? Ne yapalım şimdi böyle geçiyor… Kızlara koca bulmak lâzım… Eve kapatılmış kızı bu zamanda kimse arayıp sormuyor… Bu yaptıklarımız sırf onlara hayırlı bir kısmet bulmak için…” (s.67-68)

Şevket: Ali Rıza Bey’in oğludur. Yirmi yaşında, saygılı, kibar bir gençtir. Babası şirketten istifa ettiği gün, bir bankada memuriyete başlar.

“Ali Rıza Bey, bu ilk çocuğu ile çiçek meraklısı bahçesi ile oynar gibi oynamış, onu ancak kendi hayalinde yaşayan mükemmel insan modeline göre işlemişti. Büyük bir kısmı bugüne, hatta dünyanın hiçbir gününe yarar şeyler olmamakla beraber Şevket, pek çok şeyler öğrenmişti. (…) İhtiyar memur, dünyada her şeyden şüphe eder, oğlunun ahlâkından şüphe etmezdi. Ona göre Şevket, dünyanın hiçbir kuvvetinin kırıp kirletemeyeceği bir elmas idi.” (s.28)

Babasının istifasından sonra ailenin geçimi, Şevket’in omuzlarına yüklenir.
Şevket, çalıştığı bankada daktilograf olarak görev yapan Ferhunde adında evli bir kadınla ilişki yaşar. Bu ilişki duyulunca, Ferhunde kocası tarafından sokağa atılır. Ali Rıza Bey, oğlunun böyle bir kadınla evlenmesine karşı çıkar. Şevket, Ferhunde ile evlenir. Ferhunde eve gelir gelmez evin yönetimini ele geçirir. Evdeki eski eşyaları kaldırtarak yenilerini getirtir. Evde sürekli olarak müzikli, danslı eğlenceler düzenlenir. Şevket evin masraflarını karşılamakta zorlanır.
Şevket çalıştığı bankadan yüklüce bir parayı gizlice alır, güzelce harcar, fakat geri yerine koyamaz. Durum fark edilince tutuklanır. Mahkeme kararıyla bir buçuk yıl hapse mahkûm edilir.

Şevket’in hapse girmesinden sonra Ferhunde, evin içinde öfkeli davranışlar sergiler, herkesle tartışır, kıyameti koparır. Sık sık sokağa çıkmaya başlar, bazı geceler akrabasında kalacağını söyleyerek eve gelmez. Bir süre sonra eve bir mektup gönderir. Ferhunde, mektubunda Şevket’ten boşanmak istediğini belirtir. “Senelerden beri sabrettim; fakat artık sefalete tahammülüm kalmadı. Bir daha evinize dönmemek mecburiyetindeyim. Şevket’e söyleyin, beni mazur görsün. Bir insanlık eder de kolayca ayağımın bağını çözerse minnettar olur ve başımın çaresine bakarım.” (s.101) Şevket hapishanede bu mektubu okur. Karısının bu şekilde çekip gitmesine pek şaşırmaz. “Bu işin er geç böyle biteceğini biliyordum…Fakat bu kadar çabuk kurtulacağımızı doğrusu pek ümit edememiştim. Hepimize geçmiş olsun baba.” (s.103)

Ferhunde: Şevket’in karısıdır. Daktilograf olarak çalıştığı bankada, evli bir kadın olmasına rağmen Şevket’le ilişki yaşar. Bu ilişki duyulunca da kocası tarafından kovulur. Ali Rıza Bey’in tüm itirazlarına rağmen Ferhunde ile Şevket evlenirler.

Ferhunde para harcamaktan hoşlanan, eğlence ve modaya düşkün bir kadındır. Eve geldiği günden itibaren yönetimi eline alır. Evdeki eski eşyaları kaldırtır, yerine modaya uygun yeni eşyalar getirtir. Evde sık sık yemekli, müzikli, danslı eğlenceler düzenler. Şevket, karısının savurganlığı yüzünden evin masraflarını karşılamakta zorlanır. Oturdukları evi rehin göstererek bir miktar kredi alır. Fakat bu para da uzun süre dayanmaz. Sonunda Şevket, bankadan yüklüce bir miktar parayı gizlice alır, fakat geri yerine koyamaz ve hapse girer.

Ferhunde, kocası hapse girdikten sonra, iyice huysuzlaşır. Evdeki herkesle tartışır, kavga eder. İstediği saatte sokağa çıkar, akrabasında kalacağını söyleyerek bazı geceler eve gelmez. Sonunda bir mektup yazarak Şevket’ten boşanmak istediğini bildirir.

Fikret: Ali Rıza Bey’in ikinci çocuğudur.
“Bu on dokuz yaşında, ufak tefek bir kızdı. Fakat otuz yaşında bir insandan daha ağırdı.

Evde annesi için kıymetli bir yardımcı, aralarındaki ehemmiyetsiz yaş farkına rağmen kardeşleri için bir ikinci anne idi. Fikret güzel değildi. Fazla olarak sağ gözünde bir leke vardı. Bu leke, zavallı kızın İç Anadolu memleketlerinden birinde çektiği uzun bir göz hastalığından yadigârdı. Ali Rıza Bey, o vakit bir yolunu bulup çocuğu İstanbul’a atsaydı belki bir çare bulunurdu. Ne yazık ki hastalık, işlerinin en sıkı ve karışık bir zamanına rastgelmişti.

Fikret’te öyle emsalsiz bir ahlâk güzelliği vardı ki onun bütün kusurlarını kapardı.

Hatta Ali Rıza Bey’e göre o leke bile kusur sayılmazdı. Bilâkis bu, çehreye getirdiği mazlumluk, yüreğe verdiği rikkatle bir ayrı güzellik bile teşkil ederdi.” (s.36)

Fikret, kardeşlerinden daha akıllı, daha zeki ve daha olgun bir kızdır. Leyla ile Necla eğlenceye, süse, giyim kuşama, modaya önem verirken Fikret böyle şeylerle ilgilenmez. Ağabeyi Şevket’in Ferhunde gibi dul bir kadınla evlenmesine karşı çıkar. Leyla ile Necla ise aksine Ferhunde gibi modern bir kadının eve gelmesine çok sevinirler. Fikret, yengesiyle birlik olan kardeşleriyle konuşmaz, odasına kapanır. Ara sıra kavga etmek için odasından çıkar.

Fikret, evdeki kötü gidişin sebebini, babasının olaylara karşı kayıtsız kalmasına bağlar, onu suçlar. Bir gün babasının karşısına çıkarak evlenmek istediğini söyler.

“Şevket, fena çocuk değil. Ancak, ne çare ki yularını o soysuz kadına kaptırmış. Leyla ile Necla ne yaptığını bilmeyen iki çılgın… Annem, koyun gibi nereye çeksen oraya giden bir zavallı. O kadar çırpındım, çırpındım: ‘Baba gözünü aç. Bunlar evi bir felakete sürükleyecekler.’ dedim. Aldırmadın; yabancı gibi köşeye çekildin, sadece darılıp surat asmakla iktifa ettin…Sen, erkekçe hareket edeydin bu olanlar olmazdı. Belki müteessir olacaksın, ama göz önünde olan bir hakikati saklamaya hacet yok…Bu gidiş değil. Doludizgin bir uçuruma gidiyoruz…Baktım kimseden imdat yok…Ben, bari kendimi kurtarayım, dedim.” (s.73)
Fikret’in evleneceği kişi, elli yaşlarında, karısını geçen sene kaybetmiş, üç çocuk sahibi bir adamdır. Çocuklarına analık yapacak bir kadın aramaktadır.

Fikret evden dargın olarak ayrılır. Annesinin çeyiz olarak aldığı birkaç eşyayı bile kabul etmez. Adapazarı’na giderken yanında kimseyi istemez.
Tahsin: Fikret’in evlendiği adamdır. Elli yaşlarında, üç çocuk sahibidir. Sakarya’da oturmaktadır. Karısını kaybedince çocuklarına analık yapacak temiz bir kadın aradığını söyler. Fikret evdeki yaşamından mutlu olmadığı için bu adamla evlenmeyi kabul eder. Bu evliliği bir kurtuluş olarak görür.

Leyla: Ali Rıza Bey’in üçüncü çocuğudur. On sekiz yaşında güzel bir kızdır. Kardeşi Necla ile çok iyi anlaşırken, Fikret’le geçinemez. Leyla ile Necla’nın önem verdiği şeyler: süslenmek, modaya uygun giyinmek, müzikli, danslı toplantılarda gönüllerince eğlenmektir.

Leyla’yı kırk yaşlarında bir komisyoncu ister. Tahsin Bey iki kez evlenmiş, ikisinde de aradığı mutluluğu bulamamıştır. Her iki karısı da kendisini bırakıp gitmiştir. Hayriye Hanım yerleri süpürürken bir kâğıt parçası bulur. “Bu, Tahsin Bey’e yazılmış bir terzi mektubu idi ki bir sene evvel yaptırdığı iki kat elbisenin parasını bu ay da vermezse dolandırıcılık davası açacağını söylüyordu.” (s.78-79) Hayriye Hanım’ın bulduğu bu kâğıt parçası, Tahsin Bey’in nasıl bir dolandırıcı olduğunu gözler önüne serer.
Bir zaman sonra Leyla’ya bir kısmet daha çıkar. Bu kişi, Leyla’yı mağazasında alışveriş ederken görüp beğenmiştir. Leyla söz kesildiği akşam, kırk beş yaşındaki bu manifaturacıyla evlenmekten vazgeçer, “Bana yazık oldu. Ben babam yerinde adamı ne yapayım? Sizin fukaralığınız yüzünden kendimi göz göre göre mezara atıyorum. Biraz daha bekleyecek hâlde olsaydım belki istediğim gibi birini bulurdum.” diyerek ağlar. Ali Rıza Bey, kızının bu isteğine karşı çıkmaz.

Çamlıca’da yazı geçiren bir aileye misafir olarak gelen Abdülvehhap Bey, Leyla’yı Üsküdar vapurunda görüp beğenmiş ve onunla evlenmeye karar vermiştir. Kırk beş yaşındaki bu adam, Suriyelidir. Leyla, zengin bir Arapla evleneceği için çok sevinir. Damadın misafir olarak kaldığı köşkte sade bir nişan töreni yaparlar.

Leyla, nişanlısı ile birlikte Çamlıca’da gezerken eski arkadaşlarıyla karşılaşır. Durup onlarla konuşur. Abdülvehhap Bey, uygunsuz kişilerle konuştuğu için Leyla’yı bir güzel azarlar, ona kırıcı sözler söyler. Böyle sudan bir sebeple azarlanmayı hazmedemeyen Leyla, çok sert bir dille nişanlısına karşılık verir. Bu olaydan sonra Abdülvehhap Bey, bir hafta eve uğramaz. Ali Rıza Bey’e Leyla’nın sokakta uygunsuz kişilerle konuştuğunu, namuslu hiçbir erkeğin buna tahammül edemeyeceğini, eğer küçük kızı Necla’yı verirse seve seve kabul edeceğini bildiren bir haber gönderir. Bu haber tüm ev halkı üzerinde şok tesiri yapar. Necla, yaşından beklenmeyecek bir pişkinlikle, babasının karşısına dikilir, hiç utanıp sıkılmadan gayet yüzsüz bir şekilde “Ne yapıyorsun baba… Çıldırdın mı? Kısmetime ne hakla mani olacaksın? Mademki Abdülvehhap Bey beni istiyormuş… Kardeşimin yerine beni verirsin, olur biter…” (s.110) der. Leyla, kardeşinden hiç beklemediği bu sözleri duyunca sinirinden bayılır. Uzun süren tartışmalardan sonra Necla’nın bu adamla evlenmesine izin verilir. On beş gün sonra Necla, Abdülvehhap Bey’le Suriye’ye gider.

Leyla bu tatsız olaydan sonra yatağa düşer ve kırk beş gün kendine gelemez. Hasta yattığı süre zarfında çok zayıflar. Yemesine özen gösterilince Leyla, sürede canlanır, yeniden ayağa kalkar. Sokağa çıkar, gezip dolaşır. Ali Rıza Bey, kızına hasta gözüyle baktığından lâf söylemeye dili varmaz, kızının kalbini kırmak istemez.

Leyla, evli ve çocuk sahibi bir avukatla ilişki yaşamaya başlar. Kızının bir avukata metreslik yaptığını öğrenen Ali Rıza Bey, Leyla’yı evden kovar.
Avukat, Leyla’ya küçük bir apartman dairesi kiralar. Her ay düzenli olarak para verir. Gerçekte Leyla’yı çok sevmektedir, hatta ona nikâh kıymak ister, fakat karısından bir türlü ayrılamaz.

Leyla babasıyla barışmak için eve gelir, ağlayarak babasının boynuna atılır. Fakat Ali Rıza Bey, “Beyhude yoruluyorsunuz… Benim artık Leyla isminde bir kızım yok. Biz birbirimiz için ölmüş sayılırız…” (s.128) diyerek kesinlikle barışmayacağını belirtir.

Avukat: Evli ve çocuk sahibi olmasına olmasına rağmen Leyla’yla ilişki yaşayan adamdır. Karısıyla iyi geçinemediğinden mutluluğu başka kollarda aramış ve Leyla’yı tanımıştır. Avukat, Leyla’yı çok sever, fakat cadaloz karısını bir türlü boşanmaya ikna edemez. Leyla’ya küçük bir apartman dairesi tutar, her ay düzenli olarak para verir. Karısından kaçabildiği gecelerde Leyla’nın yanında kalır.

Necla: Ali Rıza Bey’in dördüncü çocuğudur. On altı yaşında güzel bir kızdır. Ablalarından Leyla ile çok iyi anlaşırken Fikret ile geçinemez. Fikret, bir parça babasına benzeyen, ağır başlı, ciddi bir kızdır. Modaya, giyim kuşama, eğlenceye önem vermez. Kitap okumaktan hoşlanır. Fakat Leyla ile Necla, ablalarının tam tersi bir yaradılışa sahiptirler. Leyla ve Necla için moda, giyim kuşam, süslenmek, partilere katılmak, gezmek, eğlenmek vazgeçilmez bir tutkudur.

Bir gün Necla’ya bir kısmet çıkar. “Bu, yirmi sekiz yaşlarında, ağırbaşlı, asil çehreli bir çocuktu. Postanede kâtipti. Aylığı pek azdı, fakat Avrupa’da ölmüş bir amcasından miras yediğini söylüyor ve çok para sarf ediyordu.
İş ciddileşince, Şevket tahkikat yaptı ve bu gencin elindeki paranın Avrupa’da ölmüş amcasından değil, Hisar’da oturan altmış yaşlarındaki zengin metresinden geldiğini çabucak meydana çıkardı.” (s.79)

Leyla, kırk beş yaşlarında bir Suriyeli ile nişanlanır. Leyla nişanlısıyla Çamlıca’da gezerken eski arkadaşlarına rastlar. Durup arkadaşlarıyla konuşur. Abdülvehhap Bey, buna fena hâlde kızar, Leyla’nın kalbini kırar. Leyla da aynı sertlikle karşılık verir. Bu olaydan sonra Abdülvehhap Bey, bir hafta ortalıkta görünmez. Nihayet Ali Rıza Bey’e haber gönderir. “Leyla sokakta birtakım uygunsuz insanlarla konuşmuş; fazla olarak nişanlısına karşı da onları müdafaa etmiş. Namuslu bir erkek bu hâle tahammül edemezmiş. Ali Rıza Bey’i pek sevdiği için eğer küçük kızı Necla Hanım’ı verirse memnuniyetle kabul edermiş.” (s.109-110)

Abdülvehhap Bey, göndermiş olduğu bu haberle hangi ayarda bir insan olduğunu ortaya koyar. Ali Rıza Bey, yapılacak en doğru hareketin bu ahlâksız adamın nişan yüzüğüyle birkaç hediyesini göndermek olduğunu düşünür. Fakat tam bu esnada Necla, yaşından beklenmeyecek bir pişkinlikle, hiç utanıp sıkılmadan babasının karşısına dikilerek “Ne yapıyorsun baba… Çıldırdın mı? Kısmetime ne hakla mani olacaksın? Mademki Abdülvehhap Bey beni istiyormuş… Kardeşimin yerine beni verirsin, olur biter…” (s.110) der.

Necla’nın, ablasına hakaret edip sudan bir sebeple onu terk eden bir adamla evlenmek istemesi son derece çirkindir, fakat Necla bu zengin Arapla yaşayacağı lüksün hayalini kurar. On beş gün sonra Necla, Abdülvehhap Bey’le evlenir ve Suriye’ye gider.

Necla, ablasına karşı yaptığı bu haince ve ahlâksız davranışının bedelini çok ağır öder. Suriye’ye vardığında hayalindeki güzelliklerin hiçbirini bulamaz, tam anlamıyla bir hayal kırıklığına uğrar.

“Abdülvehhap Bey, İstanbul da söylediği gibi milyonlar sahibi bir zengin değil, anlaşılması güç birtakım karışık işlerle kıt kanaat yaşayan bir adamdı.

“Necla, Beyrut’ta hayalindeki sarayın yanında bir tavuk kümesi gibi kalan küçük bir eve indi.

Mermer merdivenlere dizilmiş sinema uşakları yerine bir entarili kayınbaba ile iki ortak ve bir alay çocuk tarafından karşılandı.
Üçüncü ortak dokuz ay evvel ölmüştü. Necla bu kadının yerine geldiği için ondan kalan iki çocuğa analık etmek vazifesi de tabiî ona düşüyordu.
Genç kadın Nasrettin Hoca’nın ağacı gibi, görüp göreceği nimetin İstanbul’dan alınmış bir iki parça eşyadan ibaret kalacağını anlayınca biraz hırçınlık etmek istemişti. Fakat daha ilk kavgada entarili kayınbabanın boru gibi bir sesle üstüne hücum ettiğini görünce fena hâlde korkmuş, bir daha ağzını açmaya cesaret edememişti.” (s.116-117)

Abdülvehhap Bey: Leyla ile nişanlıyken sudan bir sebeple onu bırakıp Necla ile evlenmek isteyecek kadar küstah, ahlâksız, yüzsüz bir adamdır. Kırk beş yaşlarında, üçüncü karısını dokuz ay önce kaybetmiş, yarım düzineden fazla çocuğu olan Abdülvehhap Bey, kendisini zengin biri olarak tanıtır. Gerçekte ise birtakım karışık işlerle kıt kanaat geçinen, Beyrut’ta tavuk kümesi gibi bir evde kalabalık ailesiyle yaşayan biridir. Necla, lüks ve rahat bir yaşam hayaliyle, ablasına hakaret edip onu terk eden bu adamla evlenmiş, fakat pişman olmuştur.

Ayşe: Ali Rıza Bey’in en küçük kızıdır. Romanın başında on yaşındadır.

Muzaffer Bey: “Altın Yaprak Anonim Şirketi”nin genel müdürüdür. Ali Rıza Bey, İstanbul’a geldiğinde bir süre işsiz gezer. Eski bir öğrencisi olan Muzaffer’le karşılaşır. Muzaffer Bey, hocasının iş aradığını öğrenince, ona iş teklifinde bulunur. Ali Rıza Bey büyük bir sevinçle teklifi kabul eder.

Ali Rıza Bey, eski bir tanıdığının kızı olan Leman’ı işe aldırır. Leman, bir süre önce babasını kaybetmiş, annesiyle birlikte geçim sıkıntısı çeken bir genç kızdır. Ali Rıza Bey’in aracılığıyla şirkete daktilograf olarak girmiştir. Muzaffer Bey, Leman’la gayrımeşru bir ilişki yaşar. Leman hamile kalır. Muzaffer Bey, evlenmeye yanaşmaz. Çocuğun kendisinden olduğuna bile emin değildir. Pek çok erkekle düşüp kalkmış bir kadınla evlenemeyeceğini söyler. Muzaffer Bey’in baskısıyla Leman, çocuğunu aldırır. Muzaffer Bey, Leman’a para yardımında bulunur. Ali Rıza Bey, kendi eliyle şirkete yerleştirdiği bir genç kızın bu duruma düşürülmesini hazmedemez, beş yıldır çalıştığı Altın Yaprak Anonim Şirketi’nden istifa eder.

Leman: Altın Yaprak Anonim Şirketi’ne Ali Rıza Bey’in aracılığıyla girip daktilograf olarak çalışan genç bir kızdır. Şirketin genel müdürü Muzaffer Bey’le yaşadığı ilişki sonrasında hamile kalır. Muzaffer Bey zengin, kariyer sahibi, yakışıklı bir adamdır. Leman gibi bir kadın için kaçırılmayacak bir fırsattır. Fakat Muzaffer Bey, evlenme işine yanaşmaz. Leman çocuğunu aldırmak zorunda kalır.

O l a y .. Ö r g ü s ü
( Ö z e t )

Altmış yaşlarında olan Ali Rıza Bey, öğle paydosunda çalıştığı işyerinde, alüminyum bir sefer tası içinde evden getirdiği kuru köftesiyle yeşil zeytinlerini yerken, bir ay evvel şirketin muhasebe kâtipliğinden istifa etmiş genç bir adamın konuşmalarını gayrıihtiyari dinler. Bu adam hem unuttuğu birkaç eşyayı almak hem de eski arkadaşlarını ziyaret etmek amacıyla gelmiştir. Aldığı maaşın ailesinin geçimine yetmediği için işten ayrıldığını, babasından kuvvetli bir miras kalmadığı için kendisi ne kadar çalışırsa çalışsın işlerini yoluna koyamadığını, çevresindeki zengin insanların avuç dolusu para harcayarak gülüp eğlendiklerini, çok lüks bir şekilde yaşam sürdüklerini görünce eziklik hissettiğini anlatır. İçinde bulunduğu güç durumun babasının züğürt olmasından kaynaklandığını belirtir. “Babam, fazla namuslu adammış… ‘Bir babanın çocuklarına bırakacağı en kıymetli miras temiz bir isimdir.’ der gidermiş… Temiz bir isim, bir miktar dünyalıkla beraber olursa âlâ; fakat züğürt evlatlarda ancak bir, nihayet iki göbek dayanabilir.” (s.8)

Ali Rıza Bey, insanların paradan başka şeylerle de mutlu olabileceklerini söyler. Buna karşılık adam, acır gibi bir tavırla şu yanıtı verir: “Tamamıyla haksız değilsiniz. İnsan, mesela ibadet yahut çalgıyla meşgul olmakla; zerzevat, çiçek yahut çocuk yetiştirmekle de bir teselli bulabilir. Ancak bunun için de hiç olmazsa yaşanacak kadar bir para lazımdır. Çiçek meraklısısınız; fakat biraz paranız yok değil mi? Ne kadar uğraşsanız topraktan istediğiniz renkte, kokuda bir çiçek alamayacağınıza emin olun… Babasınız, çocuklarınız var, paranız yok değil mi? Evlatlarınız ahir ömrünüzde size bir feci yaprak dökümü manzarası seyrettirmekten gayri saadet vermezler.” (s.11)

Bu sözlerin kuvvetli tesiri altında kalan Ali Rıza Bey, yemeğine devam etmek ister, fakat lokmalar boğazından geçmez. Beş çocuk babası olan Ali Rıza Bey, “Bütün hayatını çocuklarına iyi fikirler ve iyi bir ahlâk vermeye sarf etmişti. Acaba yeni zamanların bu havası onları da sarsacak, ihtiyar babaya son deminde bir yaprak dökümü mü seyrettirecekti?” (s.12) İnançlı bir adam olan Ali Rıza Bey, ellerini açar, çocuklarını koruması için yüce Allah’a dua eder.

Babıâli yetiştirmelerinden bir mülkiye memuru olan Ali Rıza Bey, otuz yaşına kadar İçişleri Bakanlığı’nda çalışır. Kız kardeşi ile annesinin iki ay ara ile ölmesi üzerine İstanbul’dan soğuyan Ali Rıza Bey, acılarını unutmak düşüncesiyle Suriye’de bir kaza kaymakamlığı alarak gurbete çıkar. Bir daha İstanbul’a geri dönmez, yirmi beş sene Anadolu’nun çeşitli yerlerinde memurluk görevini sürdürür. “Titiz denecek kadar temiz, gülünç denecek kadar nazik ve mahcup bir adamdı. Hak yemek, kanuna aykırı bir şey yapmak, kalp kırmak korkusuyla bir türlü iş göremezdi.

İsterdi ki elinden çıkacak iş, sadece kanuna değil, teamüle, insanlık ve nezaket kaidelerine de uygun, yani dört başı mamur olsun…” (s.13) Kırkına yakın bir yaşta evlenir. Elli yaşında, vakitsiz gelen son bir kızla çocuklarının sayısı beşi bulur. Ali Rıza Bey, Trabzon’da görev yaparken yaşadığı tatsız bir olay yüzünden elli beş yaşında devlet memuriyetinden ayrılmak zorunda kalır.

“ O zaman, Trabzon sancaklarından birinde mutasarrıftı. Bir gün bir kadın kaçırma vakası olmuş, kadının kocası ile onu kaçırmaya kalkan adam bıçakla birbirini yaralamışlardı.

Koca, arkasız bir çiftçi; öteki bütün kasaba halkının tuttuğu bir eşraf oğlu idi. Onun için asıl kabahatlinin kollarını sallaya sallaya ortada dolaşmasına göz yummak ve namusuna kast edilen adamı – göğsündeki yaralarıyla – hapse atmak lazım geldi. Etliye sütlüye karışmamayı öteden beri meslek edinen Ali Rıza Bey, bu meselede ateş kesilmiş, kendini attırıncaya kadar uğraşmıştı. Ne yapsın? Bu bir hak, bir vicdan ve namus işi idi. Vazifesini yapmakta kusur ederse Allah onu çocuklarında cezalandırır.” (s.14-15)

Bu olaydan sonra İstanbul’a gelen Ali Rıza Bey, bir süre işsiz gezer. Bağlarbaşı’nda babasından kalma eski bir evi, karısının birkaç mücevherini satarak tamir ettirir; karısı ve çocuklarıyla birlikte bu eve yerleşir.

Ali Rıza Bey, yeniden bir memuriyet görevi almak için Babıâli koridorlarında dolaşırken eski bir öğrencisi olan Muzaffer’le karşılaşır. Altın Yaprak Anonim Şirketi’nin genel müdürü olan Muzaffer, Arapça ve İngilizce bilen bir kişiye ihtiyaçları olduğunu söyleyerek hocasına iş teklifinde bulunur. Ali Rıza Bey, bir süredir işsiz olduğu için bu teklifi büyük bir memnuniyetle kabul eder. Ali Rıza Bey beş senedir bu şirkette çalışmaktadır.

Leman’ın annesi, Ali Rıza Bey’i görmek için şirkete gelir. Leman, Ali Rıza Bey’in on-on iki sene önce vilâyetlerden birinde tanıdığı bir orman müdürünün kızıdır. Ali Rıza Bey, Leman’la bir sene önce Üsküdar İskelesi’nde karşılaşmıştır. Genç kızın beş sene önce babasını kaybettiğini ve annesiyle birlikte sıkıntı içinde yaşadığını öğrenince Ali Rıza Bey’in yufka yüreği buna dayanamamıştır. Okuma-yazma ve daktilo kullanma dışında düzgün bir tahsili olmayan Leman’ı 45 lira aylıkla şirkete aldırmayı başarmıştır.

Leman’ın annesi, Ali Rıza Bey’e kızının birkaç gün önce hastanede çocuk düşürdüğünü, kızını baştan çıkarıp onun namusunu kirleten kişinin Muzaffer Bey olduğunu, ancak Muzaffer Bey’in evlenmeye yanaşmadığını söyler. Yaşlı kadın, kedilerine yardım edecek kimselerinin olmadığını, çaresiz bir durumda olduklarını söyleyerek ağlamaya başlar. Ali Rıza Bey’den yardım ister.

Ali Rıza Bey, kendi eliyle yerleştirdiği bir kızın bu duruma düşmesinden kendisini sorumlu tutar. Elinden geleni yapacağını söyler, yaşlı kadını teselli etmeye çalışır.

Ali Rıza Bey, sıcağı sıcağına Muzaffer Bey’le görüşmezse cesaretini kaybedeceğinden korkar, bu sebeple o günün akşamında Muzaffer Bey’in yanına gider. Muzaffer Bey, gayet soğukkanlı bir şekilde Leman’ın sanıldığı kadar masum bir kız olmadığını, önüne gelenle düşüp kalktığını, doğacak çocuğun da kendisinden olduğundan şüphelendiğini, bu yüzden de çocuğu aldırtmak zorunda kaldığını söyler. Ekonomik durumu iyi olduğu için faturanın kendisine kesildiğini anlatmaya çalışır. Leman gibi bir kadınla evlenemeyeceğini, fakat onun aylığını artıracağını, bunun dışında başka türlü bir yardımda bulunamayacağını dile getirir. Bunun üzerine Ali Rıza Bey, “Ben size kadın getirmiş bir insan mevkiinde kaldım. Hakikat böyle olmasa bile bunu herkese nasıl anlatırsınız? Leman’ın anası gibi benim ve benim çocuğumun da bu kapıdan yiyeceğimiz ekmek artık temiz ekmek olmaz.” (s.24-25) der ve bir daha dönmemek üzere beş yıldır çalıştığı Altın Yaprak Anonim Şirketi’nden ayrılır.

Ali Rıza Bey, düşünceli bir şekilde evine doğru yürür. Her zamankinden farklı olarak evlerinin bahçesinde fenerlerin yandığını, karısının ve kızlarının sevinçli bir şekilde kendisini karşılamaya geldiklerini görünce şaşırır, kendisini güzel bir şeyin beklediğini düşünür. Nihayet Ali Rıza Bey’e müjdeli haberi verirler. Oğlu Şevket, girdiği sınavı kazanarak 100 lira aylıkla bir bankaya memur olmuştur. Ali Rıza Bey, o gün ikinci kez gözlerini gökyüzüne kaldırır, şükür duası eder. Bugün kaybettiği işinden dolayı hissettiği üzerindeki ağır yükün, oğlu tarafından sırtlandığını görünce rahatlar.

Yirmi yaşında olan Şevket, babasının gayretleri sayesinde düzenli bir tahsil görmüştür. Memuriyete başlamasının şerefine evin bahçesinde zengin bir sofra hazırlatır. Ali Rıza Bey, bundan böyle aile reisinin Şevket olduğunu söyler ve oğlunu kendisi için hazırlanan baş iskemleye oturtur.

Ertesi gün Ali Rıza Bey, oğlu Şevket’e başından geçen olayı anlatır. İstifa etmekten başka çaresinin olmadığını söyler. Şevket, babasının doğru olanı yaptığına inanmaktadır. Ali Rıza Bey’in emekli maaşı çok az olduğu için ailenin geçimi, Şevket’in omuzlarına biner.

Hayriye Hanım, kocasının işten ayrılmasının sorumsuzca bir hareket olduğunu düşünür, kocasına hakaret dolu sözler söyler. “Seni işiten bir rütbe filan almışsın da seviniyorsun zanneder. Şirketten aldığı yüz on beş lira ile zaten kıt kanaat geçiniyorduk. Bugün onu da elinden kaçırdığını söyledin. Bu bizim için açlık demektir…Sevinip boynuna mı sarılayım? Sen de biraz insaf et!.. (…) “ben senin yerinde olsam, çocukların hatırı için buna göz yumardım.” (s.33) “Sen ne dersen de. Onların hatırı için ben, her şeye katlanırım. Çünkü ekmeksiz kalırsak onların namusu tehlikeye girer.” (s.34)

Ali Rıza Bey, bahçede çiçeklerin dibini eşelerken evlilik çağına gelmiş kızlarını düşünmeye başlar. Önce büyük kızı Fikret, gözünün önüne gelir. Fikret ağırbaşlı bir kızdır. Güzel bir kız olmadığı gibi sağ gözünde de bir leke vardır. Bu leke, Anadolu’da iken geçirdiği göz hastalığından yadigâr kalmıştır. Ali Rıza Bey, o sıralar bir yolunu bulup kızını tedavi için İstanbul’a getirememiştir. Ali Rıza Bey, daha sonra Leyla ile Necla’yı gözünün önüne getirir. Onlar, ablaları kadar zeki değillerdir fakat, çok güzellerdir. Leyla on sekiz, Necla ise on altı yaşındadır. Ali Rıza Bey, kızlarını evlendirmenin çok zor olduğunu, zamane gençlerinin evlenmekten korktuklarını bilmektedir.

Ali Rıza Bey, emekliye ayrıldığı ilk günlerde karısı Hayriye Hanım’la uzun bir süre dargın kalır. Karısının yumuşayacağını ve kendisinden özür dileyeceğini düşünür, fakat bu beklentisi gerçekleşmez. Bir süre sonra Ali Rıza Bey, kendiliğinden barışır.

Ali Rıza Bey bir aylık kısa bir süre zarfında tam anlamıyla bir emekliye benzer. Kılığı kıyafeti bozulur, pantolonunun diz kapakları, kollarının dirsekleri sarkar. Önceleri kahvehaneleri miskin insanların barınağı olarak görürken zamanla bu düşüncesi değişir. Önceleri yürüyüş yapar, kır kahvelerine gider. Zamanla çarşı ve mahalle kahvehanelerine de alışır. Oradaki bîçare insanların dertlerini dinler. Günden güne ahbapları çoğalır. Sonunda kahvehanelerin, emekli ve işsizler için aile dirliksizliğinden kaynaklanan ıstıraplara karşı sığınılacak tek köşe olduğunu anlar.

Ali Rıza Bey’in emeklilerden oluşan sekiz-on kişilik bir arkadaş grubu olur. Bunların hepsi, aldıkları emekli maaşı az olduğu için geçim sıkıntısı çeken insanlardır. Ali Rıza Bey, arkadaşları sayesinde kömürü, eti yağı en ucuza nereden alabileceğini öğrenir. Bu ihtiyarlar için kahvehane, tek kurtuluş yeridir. “Zavallı ihtiyarlar, sabah oldu mu bir yangından kaçar gibi, kendilerini evden dar atıyorlar, gece yarısına kadar kahvede oturuyorlar, kavga ediyorlar, uyukluyorlardı. Hâlbuki, onlar sıcak bir aile ocağına her zamankinden ziyade muhtaçtılar. Hep bu ihtiyarlık günlerini düşündükleri içindir ki, ailenin bin türlü zahmetlerine şimdiye kadar hiç şikayetsiz katlanmışlardı. Ne ummuşlar, ne çıkmıştı! Ya Allah esirgesin, bu kahveler de olmasaydı!” (s.43)

Ali Rıza Bey, istifa ettikten sonra yaşadığı sarsıntıyı karısının ve çocuklarının sevgisiyle atlatacağını düşünürken onlar her geçen gün babalarına karşı daha soğuk ve ilgisiz davranırlar. Ali Rıza Bey’in tek dayanağı, oğlu Şevket’tir. Onun her hareketini beğenir.

Evde her geçen gün Ali rıza Bey’in nüfuzu azalırken, çocuklar arasında da hafiften hafife kavgalar başlar. Leyla ile Necla, ailelerinin yaşayış tarzlarını beğenmezler; daha fazla giyim kuşam, eğlence, yenilik isterler. Hayriye Hanım, evin zarurî masraflarından kırparak Leyla ile Necla’ya kıyafet alır. Durumun farkına varan Fikret, kendisine üvey evlat muamelesi edildiğini söyleyerek tepkisini ortaya koyar. Ali Rıza Bey, evde seslerin yükselmeye başladığını işittiği anda ya odasına kapanır ya da sokağa kaçar. Leyla ile Necla için yaşadıkları ev, tam anlamıyla bir cehennemdir. İnsan içine çıkmak, sosyeteye girmek, dans etmek isterler.

Hayriye Hanım, bir gün kocasının yanına gelerek Şevket’in, çalıştığı bankada evli bir kadınla ilişki yaşadığını, kadının kocası bu ilişkiyi öğrenince kendisini sokağa attığını, Şevket’le evlenmezse bu kadının intihar edeceğini söyler. Ali Rıza Bey, gayet net bir tavırla, böyle bir evliliği asla kabul etmeyeceğini, şayet oğlu yine de bu kadınla evlenecek olursa onu ölmüş farz edip bağrına taş basacağını söyler. Şevket, babasının kararına saygı gösterir, fakat içten içe de üzülür. Hayriye Hanım, oğlunun göz göre göre üzüntüsünden eriyip gitmesini istemez, türlü baskılarla sonunda kocasını ikna etmeyi başarır.

Kızlar düğün için yeni elbiseler isterler. Hayriye Hanım elinde kalan birkaç elması da satar, fakat bu, evdekileri mutlu etmeye yetmez. Nihayet evin bahçesinde bol ışıklı, müzikli, danslı bir düğün yaparlar.

“İşin asıl fena tarafı Ali Rıza Bey’in, gelini Ferhunde’yi de gözü tutmaması idi. İhtiyar adam, onu ilk gördüğü günü unutamıyordu. O, namusu temizlendiği, iyi bir aileye kabul edildiği için sevincinden ağlayan mahcup, mütevazı bir kadıncağızla karşılaşacağını zannediyordu. Hâlbuki bilâkis, gayet yüksekten atan, kendisinde tükenmez haklar gören küstah, hafif, şımarık bir mahlûk buldu.” (s.61)

Leyla ile Necla, yeniliğe açık bir kadın olan yengelerini çok severler. Gayet açık fikirli ve cesur bir kadın olan Ferhunde, birkaç gün içinde evin idaresini ele geçirir. Eve tek başına hükmetmeye başlar. Fikret ise, bu kadının eve gelmesini kabullenemez, bütün gün vahşi bir inatla odasına kapanır.

Ali Rıza Bey, parası olursa tekrar evin yönetimini ele geçireceğini düşünür. Bir akşam karısına kıyafetlerini ütületir. Kendisine belki yeniden iş verir düşüncesiyle Altın Yaprak Anonim Şirketi’nin genel müdürü olan Muzaffer Bey’in yanına gider. Fakat Muzaffer Bey, acele bir işinin olduğunu söyleyerek çekip gider. Ali Rıza Bey’in bu son ümidi de böylelikle suya düşmüş olur.

Leyla ile Necla, özlemini duydukları çağdaş yaşam tarzına kavuştukları için hâllerinden son derece memnundurlar. “Ali Rıza Bey’in Bağlarbaşı’ndaki kendi gibi ihtiyar ve çürük evi, eski mahrumiyetlerinin acısını çıkarmak ister gibi çılgın bir neşe ve şenlik içinde kalkıp kalkıp oturuyordu. Haftada iki gece dostlara danslı çay veriliyor, en aşağı iki üç gece de başkalarının davetine gidiliyordu.” (s.66) “Gramofon bütün gece çalar, çılgın kahkahalar, çığlık çığlığa boğuşmalar içinde durmadan dans edilir, temelinden sarsılıyor gibi olan evin harap tavanlarından tozlar yağardı…” (s.67) Ali Rıza Bey zaman zaman kızıp köpürür, bu rezaletlere daha fazla tahammül edemeyeceğini söyler, fakat Hayriye Hanım araya girerek kocasına, “Ali Rıza Bey, çıldırıyor musun? Ne yapalım şimdi böyle geçiyor… Kızlara koca bulmak lâzım… Eve kapatılmış bir kızı bu zamanda kimse arayıp sormuyor… Bu yaptıklarımız sırf onlara hayırlı bir kısmet bulmak için… Çocuklarına hanlar hamamlar mı yaptın? Bırak bîçareler de başlarının çarelerine baksınlar…” (s.67-68) diye çıkışır. Annesiyle aynı fikirde olan Şevket de, “Baba hayat değişmiş… Emin ol ki bu eğlenceler zannettiğin kadar korkulacak bir şey yok… Şimdi bütün dünya böyle. Ne yapalım? Asrın icabatına uymaya mecburuz. Sen, başka zamanın adamı olduğun için bunların ne kadar tabiî ve zarurî olduğunu görmüyorsun.” (s.68) diyerek babasını sakinleştirmeye çalışır.

Her geçen gün artan, çığrından çıkan ev masrafları yüzünden Şevket, gece geç vakitlere kadar çalışır, bitkin bir hâlde eve gelir. Düğünden birkaç ay sonra, hesapsız kitapsız yapılan harcamaların doğal bir sonucu olarak evde para sıkıntısı baş gösterir. Alacaklılar kapıya dayanır. Ferhunde bağırıp çağırır. Leyla ile Necla da intihara kalkışırlar. Yakacak odun bulamadıkları günlerde ev halkı yorganlara, battaniyelere sarınarak oturur. Fakat tüm imkansızlıklar içinde bile evde davetler verilir, eğlenceler düzenlenir.

Hayriye Hanım, kocasına Leyla ile Necla’yı isteyenlerin olduğunu söyler, kendisinin de davetlilerin arasına katılmasını, damat adaylarıyla konuşarak onların huylarını, ahlâklarını öğrenmesini ister. Buna itiraz etmeyen Ali Rıza Bey, davetlilerin arasına katılır, fakat gençlerden hiçbirini gözü tutmaz. “Yirmişer, yirmi ikişer yaşında terbiyesiz, cahil, küstah mahalle çocukları… Kimi kumardan, kimi kadından, kimi büyük borsa ve ticaret manevralarından, kimi yediği veya beklediği büyük miraslardan hayret verici bir yüzsüzlükle bahseden çeşitli serseriler… kokainci, şişkin, ayyaş çehreleri… Sırf gafil kız çocuklarını kandırmak için aileler içine sokulmuş ihtiyar tilkiler…” (s.71-72)

Evin üst katındaki bir odada kendi kendine yaşayan Fikret, bir gece babasını yanına çağırarak evlenmek istediğini söyler. Fikret, babasını olan bitene sessiz kalmakla suçlar. Bir uçuruma doğru sürüklendiklerini, hiç olmazsa kendisini bu cehennemden kurtarmak için evlenmek istediğini anlatır. Fikret’in evlenecek olduğu Tahsin Bey, elli yaşlarında, Adapazarı’nda bağı bahçesi olan, hâli vakti yerinde olan bir adamdır. Karısını geçen sene kaybeden Tahsin Bey’in üç tane de çocuğu vardır.

Fikret, ailesinin kendisine almak istediği hiçbir eşyayı kabul etmez, Adapazarı’na giderken de ailesinden hiç kimsenin kendisine refakat etmesini istemez. Evden çıkarken kardeşlerine veda etmez, ağlayarak boynuna sarılmak isteyen annesini sinirli bir şekilde iter. Yalnız, tren hareket etmeye başladığında, vagonun penceresinden eğilerek babasına “Üzülme baba… Darda kalırsan bana gelirsin; sana kendi evladım gibi bakarım.” (s.75) der.

Fikret’in Adapazarı’na gitmesiyle, ağacın yapraklarından biri kopmuş olur.

Ali Rıza Bey, bir an önce Leyla ile Necla’ya hayırlı kısmetler bulup onları başından atmak ister. Evde verilen müzikli ve danslı eğlencelerde damat aramaya devam edilir. Leyla ile evlenmek isteyen kırk yaşlarında bir komisyoncu, diktirdiği kıyafetin borcunu bir senedir terziye ödemeyen bir dolandırıcı çıkar. Yine böyle bir kısmet de Necla’ya çıkar. Fakat yirmi sekiz yaşındaki bu gencin altmış yaşlarında zengin bir metresinin olduğu, bu yaşlı kadının parasıyla sağda solda hava tığı ortaya çıkar.

Zamanla Ali Rıza Bey’in düşünce ve tavırlarında değişmeler görülür. “Eskiden kızlarının yabancı erkeklerin kucağında dans ettiğini, onlarla ağız ağıza konuşup gülüştüğünü, tenha yerlerde kol kola gezdiğini gördükçe hırsından kendi kendini yerdi. Şimdi, bu acıyı ve utancı eskisi kadar duymuyor, kızlarının şu sayede belki iyi birer koca avlayacağını ümit ederek, bütün yolsuzluklara göz yumuyordu.” (s.79)

Yine bir gece Hayriye Hanım, elinde kahve tepsisiyle kocasının yanına gider. Şevket’in evin masraflarını karşılamakta çok zorlandığını, bu arada pek çok kişiye de borçlandığını, bu nedenle acilen para bulmaları gerektiğini söyler. Nihayet dilinin altındaki baklayı çıkarır; evi rehin göstererek Emniyet Sandığı’ndan bir miktar para alacaklarını, bu parayı da Şevket’in altı ay içinde ödeyeceğini söyler. Ali Rıza Bey, bu işe önce şiddetle karşı çıkar, fakat durumun ciddiyetini düşününce itiraz etmekten vazgeçer. Birkaç gün içinde gerekli işlemler tamamlanır ve Emniyet Sandığı’ndan dört yüz lira para alınır. Şevket’in zarurî borçları ödendikten sonra geriye kalan para çocuklar arasında yağma edilir. On bir gün sonra para biter.

O sene kış çok şiddetli geçer. Odun alacak para bulamayınca Ali Rıza Bey, eline bir testere alır ve bahçedeki ağaçları keser. Bir süre bu odunları yakarak ısınırlar. Çocuklar, yeni elbiseler alınmadığı için eski, sökük, yırtık elbiseleriyle idare etmek zorunda kalırlar. Hayriye Hanım da evdeki değerli eşyaları birer birer satmaya başlar. Yine alacaklılar kapıya dayanır. Ferhunde ise evde kıyameti koparır. “Nereden düştüm bu dilencilerin içine? Hem kocamın ekmeğini yiyorlar, hem bana kafa tutuyorlar. Siz başımızda olmasanız biz, iki kişi gül gibi geçiniriz!” (s.91)

Şevket, bankaya ait yüklüce miktardaki parayı gizlice alıp harcar, tekrar yerine koyamayınca da tutuklanarak hapse atılır. Bir buçuk sene hapse mahkûm edilir. Böylece, ağacın yapraklarından biri daha kopmuş olur.

Şevket hapse girince aile, Ali Rıza Bey’in otuz buçuk liradan ibaret olan emekli aylığıyla geçinmek zorunda kalır. Bu arada Leyla’ya bir kısmet çıkar. Kırk beş yaşlarında bir manifaturacı, Leyla’yı mağazasında görmüş ve çok beğenmiştir. Fakat söz kesildiği günün akşamında Leyla bu adamla evlenmek istemediğini söyler.

Ferhunde, kocası hapse girdikten sonra daha bir aksileşir, evdeki herkesle tartışır, kavga eder. Ali Rıza Bey’le Hayriye Hanım son derece sabırlı davranırlar. Bir zaman sonra Ferhunde, sık sık sokağa çıkmaya ve akşamları eve geç gelmeye başlar. Bazı geceler, akrabasında kalacağını söyleyerek eve hiç gelmez. Yine böyle eve gelmediği birkaç günden sonra Ferhunde’den bir mektup alırlar. “Senelerden beri sabrettim; fakat artık sefalete tahammülüm kalmadı. Bir daha evinize dönmemek mecburiyetindeyim. Şevket’e söyleyin, beni mazur görsün. Bir insanlık eder de kolayca ayağımın bağını çözerse minnettar olur ve başımın çaresine bakarım…” (s.101)

Ali Rıza Bey, oğlunu ziyarete gider. Olanları anlattıktan sonra oğluna Ferhunde’nin mektubunu gösterir. Şevket, karısının evi bırakıp gitmesini şaşılacak bir sakinlikle, gayet normal karşılar. Ali Rıza Bey, oğlunun bu olay karşısındaki sakin tavrını görünce şaşırır. “Bu işin er geç böyle biteceğini biliyordum… fakat bu kadar çabuk kurtulacağımızı doğrusu pek ümit edememiştim. Hepimize geçmiş olsun baba.” (s.103) “Zindanların en büyüğünden kurtuldum. Beni bu saatte buradan çıkarıp seninle beraber eve gönderselerdi bu kadar memnun olamazdım.” (s.104)

Ferhunde’nin evden kaçmasından sonra, Ali Rıza Bey evin yönetimini tekrar ele geçirir. Evdeki danslı, müzikli davetlere, eğlencelere son verilir. Leyla ile Necla’nın da sık sık dışarıya çıkmalarına izin verilmez.

O yaz Leyla’yı, Abdülvehhap adında bir Suriyeli istetir. Leyla’yı Üsküdar vapurunda görüp beğenmiş ve onunla evlenmeye karar vermiştir. Ailedeki herkes, Leyla’nın zengin bir Arapla evlenip lüks bir yaşam süreceğini düşünerek sevinçten havalara uçar. Abdülvehhap Bey ile Leyla her gün sokağa çıkar, gezip dolaşırlar. Bir gün Leyla, nişanlısıyla Çamlıca’da gezerken eski arkadaşlarıyla karşılaşır. Durup onlarla konuşur. Namusuna aşırı derecede düşkün olan Abdülvehhap Bey, Leyla’ya kırıcı sözler söyler, hakaret eder. Genç kız da aynı şiddette karşılık verir. O akşam dargın ayrılırlar.

Bu olaydan sonra Abdülvehhap Bey, bir hafta ortalıkta görünmez. Nihayet Abdülvehhap Bey’den Ali Rıza Bey’e bir haber gelir. Habere göre Abdülvehhap Bey, Leyla’nın sokakta uygunsuz kişilerle konuştuğunu, namuslu hiçbir erkeğin bunu kaldıramayacağını, şayet küçük kızı Necla’yı verirse bunu seve seve kabul edeceğini söylemiştir.

Ali Rıza Bey, bu haberi duyunca Abdülvehhap Bey’in sağlam bir ayakkabı olmadığını anlar. Bu olayda Leyla’nın hiçbir kabahati yoktur. Ali Rıza Bey, bu adamın nişan yüzüğüyle birkaç hediyesini göndermeyi düşünür. Bu sırada şaşılacak bir olay olur. Necla, yaşından beklenmeyecek bir pişkinlikle babasının karşısına dikilerek “Ne yapıyorsun baba… Çıldırdın mı? Kısmetime ne hakla mani olacaksın? Mademki Abdülvehhap Bey beni istiyormuş… Kardeşimin yerine beni verirsin, olur biter…” (s.110) der. Ali Rıza Bey, Necla’nın, kardeşine ağır hakaretlerde bulunan bir adamla evlenmek istemesinin çok çirkin bir davranış olduğunu düşünür. Çocuklarının bu derece düşmüş, bayağılaşmış olmalarını kabullenemez, bir köşeye çekilip hıçkıra hıçkıra ağlar. Hayriye Hanım ise, böyle zengin bir damat bulmanın çok zor olduğunu, bu nedenle Necla’nın isteğini düşünmek gerektiğini söyler.

On beş gün sonra Necla, Abdülvehhap Bey’le beraber Suriye’ye gider. Necla’nın evden ayrılmasıyla ağacın üçüncü yaprağı da kopmuş olur.

Ali Rıza Bey kışa doğru Bağlarbaşı’ndaki evini satar, tüm borçlarını temizler. Elinde kalan parayla da Dolap sokağında iki odalı, karanlık, harap bir ev satın alır.

Leyla yaşadığı bu acı olaydan sonra yatağa düşer ve kırk beş gün kalkamaz. Bu süre zarfında çok zayıf düşer. Bir süre sonra yeniden eski neşesine kavuşur, sokağa çıkar, gezip eğlenir. Ali Rıza Bey, kızını hasta olarak gördüğünden onun kalbini kıracak sözler söylemeye bir türlü dili varmaz.

Necla, zengin ve lüks bir yaşam ümidiyle gittiği Beyrut’ta hayal kırıklığına uğrar. Saray gibi bir ev beklerken, tavuk kümesini andıran küçücük bir evle karşılaşır. Abdülvehhap Bey’in üçüncü karısı dokuz ay önce ölmüş olduğundan bu kadının iki küçük çocuğuna bakma görevi de Necla’ya düşer. Evin içinde iki ortak, aksi bir kayınbaba ve yarım düzineden fazla çocuk arasındaki bu hayat, Necla için cehennemden farksızdır.

Bir gün Ali Rıza Bey, kahvehane arkadaşlarından olan emekli bir binbaşıdan, kızı Leyla’nın yaklaşık iki aydır, evli ve çoluk çocuk sahibi bir avukatla metres hayatı yaşadığını öğrenir. Sinirli bir şekilde evine gelen Ali Rıza Bey, kızına birkaç soru yöneltir. Söylenenlerin doğru olduğunu anlayınca Leyla’yı evden kovar. Ağacın dördüncü yaprağı da kopmuş olur.

Bu olay Ali Rıza Bey’i derinden yaralar. O geceden sonra hafif bir felçlik geçirir, çenesi biraz yana çarpılır, dili belli belirsiz peltekleşir. İnsan içine çıkmaya utandığından bir süre evden dışarı çıkmaz. Birkaç ay sonra, eline bastonunu alarak sokağa çıkar, kahvehaneye gider, emeklilerden oluşan eski arkadaş grubuna tekrar katılır.

Bu arada Leyla, sevgilisinin Taksim’de tuttuğu küçük bir apartman dairesinde yaşamaktadır. Avukat, Leyla’yı gerçekten çok sevmektedir. Onu nikâhı altına almak ister, fakat karısından bir türlü boşanamaz. Avukat, cadaloz karısından haftada ancak bir ya da iki gece kaçıp Leyla’nın yanına gelebilir. Bu yüzden Leyla, çoğunlukla yalnız kalır.

Ali Rıza Bey evin içinde “Leyla” isminin geçmesine izin vermez. Çocuklarıyla birlikte çekilmiş olduğu eski bir resimden Leyla’yı makasla keserek çıkarır. Hayriye Hanım, kocasıyla kızını barıştırmak için büyük çaba gösterir.

Bir gün Ali Rıza Bey, evine geldiğinde karşısında Leyla’yı görür. Leyla ağlayarak babasının boynuna sarılır. Hayriye Hanım’la kızı Ayşe de Ali Rıza Bey’e kızını affetmesi için yalvarırlar. Fakat tüm bu çabalar boşunadır. Ali Rıza Bey, kızını bir daha dünya gözüyle görmeyeceğine dair ettiği yemine sadık kalır, gözleri kapalı bir hâlde, “Beyhude yoruluyorsunuz… Benim artık Leyla isminde bir kızım yok. Biz, birbirimiz için ölmüş sayılırız.” (s.128) diyerek inadını sürdürür.

Leyla gittikten sonra Ali Rıza Bey ile karısı arasında şiddetli bir tartışma yaşanır. Bu kavgadan sonra Ali Rıza Bey, bu evde artık daha fazla kalamayacağını anlar. Bohçasını hazırlar ve kızı Fikret’in yanına gitmek üzere evi terk eder.

Ali Rıza Bey, Adapazarı’na gelir, fakat gördüğü soğuk muamelelerden, kızı Fikret’in burada hiç de rahat olmadığını anlar. Buranın da başka türlü bir cehennem olduğunu düşünen Ali Rıza Bey, kızının yanında ancak on beş gün kalabilir.

Ali Rıza Bey, Adapazarı’ndan döndükten sonra bir daha evine uğramaz. İki gün orada, üç gün burada avare bir şekilde dolaşır. Kışa doğru hastalanır, eski tanıdıklarından birinin yardımıyla hastaneye yatırılır. Bir gün Hayriye Hanım’la Leyla hastaneye gelirler, ağlaya ağlaya Ali Rıza Bey’in boynuna sarılırlar. İhtiyarlık ve hastalık, Ali Rıza Bey’in sinirlerini iyiden iyiye gevşetmiş, inadını kırmıştır.

Bu arada Hayriye Hanım, Dolap sokağındaki evi kiraya vermiş, avukatın Taksim’de tuttuğu apartman dairesine gelerek kızı Leyla ile birlikte kalmaya başlamıştır. Ali Rıza Bey’i hastaneden çıkarıp doğru bu daireye getirirler, güneş gören ve denize bakan güzel bir odaya yerleştirirler. Ali Rıza Bey, düzenli bir şekilde yiyip içince kısa sürede iyileşir.

Ali Rıza Bey, artık hiçbir şeye karışmaz, paranın nereden geldiğini sormaz. Sadece, ailesine tekrar kavuştuğu için çok mutlu olur. Ara sıra, avukatın apartman dairesinde verdiği davetlere katılır, on beş yaşına gelmiş olan en küçük kızı Ayşe ile gülünç danslar ederek ortamı neşelendirir.

“Evde oturmaktan sıkıldığı vakit onu tertemiz giydiriyorlar, açık bir arabaya bindirerek hava almaya gönderiyorlar.

Ali Rıza Bey, o günlerde, bayram elbiseleriyle bayram beşiğine binmiş çocuklar kadar neşelidir. Yalnız, sokaklardaki kalabalığın içinde ara sıra eski kahve arkadaşlarından bazıları ile göz göze gelmese…” (s.134)

Reklamlar

TÜRK’ TEN TANRIYA ELÇİ

“ELÇİBEY’E”

Yüce Tanrı,Türk’ü artık arada koymayacak
Bir fark vermiş ve bu farkı geçmişe saymayacak
İki başlı söz olacak,hiçbir baş caymayacak
Yollayan bey,gidilen bey,ve de giden elçi bey
Türklük için Tanrımıza elçi gitti Elçibey
Bey,milletin baki kalsın
Yolun,bahtın açık olsun
Ardınsıra gelen erler,
Beyler,seni beyce bulsun

Dediler ki,bir göç oldu,dağlarca sustum durdum
Bir çift kızıl karanfili bağrıma bastım durdum
Kuş kaçırmaz kementleri boynuma astım,durdum
Ağ yeleli bir at ile göğe çattı Elçibey
Türkler için gök Tanrı’ya elçi gitti Elçibey
Beyim gider,kırk atlıdır
Atlar altın kanatlıdır
Heybesinde gözyaşı var
Beyimin yükü kutludur

Dedim beyim,aman beyim,yüreği koca beyim
Başı dağlar gibi kırçıl,dağlardan yüce beyim
Dün,aşikar;yarın,mechul;ya bu hal nice beyim?
Bir tek Tanrı bilir dedi,yolu tuttu Elçibey
Türkler için Tanrı’mıza elçi gitti Elçibey
Beyim dağlardan geçecek
Kutlu sulardan içecek
Açlar ekmek dilenende
Kandan bir sofra açacak

O,Tanrı’ya balaların derdini anlatacak
Kırkbir parçaya bölünen yurdunu anlatacak
Şu dünyanın namerdini,merdini anlatacak
Ölümlerle ölmeyecek bir yiğitti Elçibey
Türklük için gök Tanrı’ya elçi gitti Elçibey
Bir ak uçmak,kara haber
Kırk Bakü’yü altüst eder
Yas mı tutsam,toy mu etsem
Bey,Tanrı’ya elçi gider

Kapkaranlık bir gecede üç parça ay doğanda
Göğün bütün yıldızları yeryüzüne ağanda
Bütün acun darlanarak bir yüreğe sığanda
Bir susuşla obalara veda etti Elçibey
Türklük için gök Tanrı’ya elçi gitti Elçibey
Beyimin başında börkü
Dilinde Türkçe bir türkü
Erkeklerin ürkeklerden
Veda vakti çıkar farkı

Bir millet ki,sevenini nazdan bıktırır oldu
Bir millet ki,sevenini yere baktırır oldu
Ve bir millet,aşığını dara çektirir oldu
Sevdiğini ne terketti,ne unuttu Elçibey
Türkler için gök Tanrı’ya elçi gitti Elçibey
Beyimin hançeri gümüş
Ne kın görmüş,ne gün görmüş
Şimdi hançeri belinde
Namluya ömrünü sürmüş

Şehit yurdu,benim yurdum,ben de Karabağlı’yam
Kaderini kanla yazan bir milletin oğluyam
Lakin,neçe şehit verem,neçe kara bağlıyam?
Bir fermana ömrü üzre imza attı Elçibey
Türklük için gök Tanrı’ya elçi gitti Elçibey
Bu vedayı kanla yazın
Telini kırın kopuzun
Karabağ’dan gül derleyin
Beyimin yolu çok uzun

Sual ettim,beyim dedim,kavaktan da yay olur mu?
Bu devran ne yaman devran,çingeneden bey olur mu?
Bu devrana uyanların,soyu asil soy olur mu?
Ne,devir bu devir dedi,ne sabretti Elçibey
Türklük için Tanrımıza elçi gitti Elçibey
Atının nalları çelik
Yeleleri belik-belik
Yorulanda,yağmur yağar
Göğün kırkbir yeri delik

Bu ateş de yüzbin çerağ yakmazsa yazık bize
Bir el burca tek bayrağı çekmezse yazık bize
Bu milletten bir tek Hakan çıkmazsa yazık bize
Türk’ün ömrü bir gün değil,doğdu,battı Elçibey
Türkler için gök Tanrı’ya elçi gitti Elçibey
Beyim,halımızı söyle
İki yolumuzu söyle
Bir el atsak,bin umutla
Düşen dalımızı söyle
Şu bozulan töremizi
Ve de ilimizi söyle
Yatak odamıza giren
Dünkü kulumuzu söyle
Yirmisinde saçlarını
Yolan dulumuzu söyle
Örselenmiş kanadımız
Kırık kolumuzu söyle
Bir çözülmez zincir ile
Bağlı dilimizi söyle

Etiket Bulutu